19 Haziran 2026 Cuma

 

                                   BANA BİR AKIL VERİN


İmdat. Çok imdat. Lütfen imdat! Çok fena dağılmış durumdayım.

Sorun ne mi? ANNEM! Gerçekten…

Ben doğduktan sonra bir rivayete göre altı aylıkken, aynı kişiye (anneme) ait başka bir rivayete göre de bir yaşımdayken anne-babam ayrılmış, daha doğrusu zorla ayırılmışlar. Beni dört yaşıma kadar babaannem büyütmüş. Dört yaşımdayken on altısına yeni girmiş olan üvey annemle evlenen babamın yanına gitmişim.

Hatırladığım en eski anılarımda annem hep ağlayıp sızlanan, çevresindeki, tanıdığım herkese beddua eden, hakaret eden, küfreden bir kadın. Dedem desem, “beni şöyle dövdü, böyle astı, öyle kesti”. Dayım desem benzer cümleler. Sadece dedem dayım değil, teyzelerim, halalarım, üvey annemin ana babası, babamın ana babası ve en çok da babam… Öyle şeyler anlatıyor, öyle beddualar, öyle hakaret küfürler ki bırak anlatmayı, hatırlamak bile istemiyorum. Kendi ana babası, kardeşleri için beni nasıl istemediklerini, annemin ben bebekken alıp getirdiğinde nasıl yağmur altında bahçedeki telefon direğinin altına bıraktıklarını, ağlayıp feryat eden annemi nasıl acımasızca dövdüklerini ve daha benzer olaylar anlatıyor.

Beni annemin yanında görüp de ne zaman gideceğimi soran komşulara:

“Ben bu kızın hasretiyle yandım yandım yandım kül oldum yetti artık. Göndermiycem artık. Ben bakarım kızıma.” Dediğinde korkudan nefesim kesilip kusacak gibi olduğumu kimse bilmiyor. Ama gitme zamanı gelip de beni çağırdıklarında annemin hiç o sözleri söylememiş gibi:

“Hı? Ha, gidiyon mu? Babana söyle bu kadar ara vermesin. Ben seni çok özlüyom, sen beni özlemiyon mu? Hadi güle güle.” Ya da:

“Babanla konuş, ben annemi istiyom de. Ben bakarım sana. İstediğin gibi kıyafetler alırım, istediğin gibi gezdiririm seni. Ben anneme gidecem de babana.” diyerek yollardı beni. Beni yanına almak için hiçbir girişimde bulunmazdı. Sağda solda da “çocuk beni sevmiyor, benden soğutuyorlar, bana karşı dolduruyorlar” dermiş. Halalarım, babaannem, üvey annem ha bire beni karşılarına oturtup annemi sevmemi, annemin benim için ne kadar ağladığını söyleyip beni azarlarlardı.

İşin aslı ise annemin ağzına gelen bedduayı, küfrü ederken benim korkudan sessiz kalmamdan çıkardığı sonuçtu onu sevmemem. Doğrusu annemin yanında hiç huzurlu, mutlu ya da güvende hissetmezdim. Sürekli anlattığı şeylerle korkar, diğer akrabalarımın yanında her an bana saldıracaklar diye, yüreğim ağzımda soğuk terler dökerdim. Bu halime de “kız bizi istemiyor, bizden soğutuyorlar kızı” diye kendince açıklama getirirdi annem.

Annemin yanında geceler desen ayrı kâbus. Kendi uykusu gelene kadar babamla nasıl kaçmışlar, nasıl ayrılmışlar, nasıl dövmüşler…. Sürekli başa dönüp dönüp anlatıyor. Küçüğüm, uykum geliyor, azarlayarak, sarsarak uyandırıyor “bil bunları, unutma bunları” diye tembihleyip duruyor.

Biraz büyüyüp de aklım ermeye başladığında anlattıklarındaki tutarsızlıkları fark edip “o olay şöyle değil miydi ?” diye sorunca beni kendisini iyi dinlemediğim için iyi bir azarlayıp farklı bir versiyonuyla devam ediyordu. Anlattığı olaylarda her seferinde ya mekân, ya zaman ya da kişiler değişiyordu.

En basiti, ben ne zaman doğdum sorusuna farklı cevaplar veriyordu. Ben doğduğumda babam askerdeymiş, kimse de doğum tarihimi bir yere not etmemiş.

“Sen doğduğunda mısır çapası yapılıyordu.”

“Sen doğduğunda yattığım yerde kestane yedim.”

“Sen doğduğunda kadir gecesiydi, adın Kadriye olacaktı, ben Calimero koydum.” Diye birbirine zıt zamanları söylerdi meselâ.

Tüm bunları neden mi anlatıyorum. Anlatacaklarımı daha iyi anlamanız için.

Annem benden dört ay sonra bel fıtığı ameliyatı olacakmış. Dedim ben bakarım, bakıcı aramayın. Daha önce de ameliyat olduğunda eşim hastanede yattığı için gidememiştim. Bu sefer ben gidip bakayım, hayır duasını alayım dedim. Demez olaydım.

Baştan fark etmemiştim ama sonra yüzünde yakaladığım bir ifadeden sonra dikkat ettim, annem sürekli kavga edelim diye kışkırtmaya çalışıyor. Gerçekten. Yaptıklarını uzun uzun anlatmayacağım ama baktı ki olmuyor:

“Sana da bir yemek yedirtmedim.” diye özellikle ağzıma laf veriyor ki kavga çıksın. Ben de “Olsun anne, zaten ben sana bakmaya geldim.” dediğimde yüzüne bakmıyor olsaydım belki yine de fark etmezdim. Of yine olmadı, başka bir şey yapmalı ifadesinden sonra dikkat ettim, sürekli kışkırtmaya çalışıyor. Pabuç bırakmadım zaten. Anneme on gün baktıktan sonra kendi tedavim için eve döndükten on gün sonra beni arayıp:  

“Sen benden ne için imza aldın?” demez mi? Hiçbir şekilde imza almadığımı, kendisinin okuma yazması olmadığı için imzasının geçerli olamayacağını yeminlerle söylesem de inatla “Hayır, sen benden imza aldın!” diye tutturdu. Ne dediysem inanmıyor. Benden sonra anneme bakmaya gelen teyzem de çanak tutuyor, ben sorsaydım keşke, kırmadan sorardım diye. Ne dedimse, ne yemin ettimse inandıramadım.

Kardeşim Tenbelağa’yı arayıp durumu anlattım, boş ver, takma kafaya mealinde konuşup beni rahatlatmaya çalıştı ama nafile.

İki ay sonra Tenbelağa’nın nikâhına gittim. Beni gören komşu ters ters bakıyor, görmezden geliyor. Bir tanesi: “Yazıklar olsun Calimero! Biz annene ne güzel kızın geldi baktı sana, kimselere bırakmadı diyoruz, annen demez mi geldi de bana mı baktı, hiç bakmadı, ağlattı ağlattı gitti. Sen nasıl bir insansın böyle? Bu kadın senin için bu kadar çile çekmiş, senin yaptığına bak!”

Şimdi söyleyin bakalım ben ne yapayım? Anam sonuçta atılmıyor, satılmıyor. Dünyam tersine döndü. Daha çocuk yaşta kendisinden bir şey beklememeyi öğrenmişim, hayatımda da kendisi bir şey verirse o da çok pahalı bir şey değilse aldım, pahalı bir şeyse bir bahane bulup, ya da unutmuş gibi yapıp almadım.

İşte böyle. Tavsiyelerinizi, yorumlarınızı bekliyorum, zira ben işin içinden çıkamıyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 










Yaşadığım deneyimlerden sonra hayatı ti’ye almayı alışkanlık haline getiren, öğrendiğimden beri okumayı, lisedeki edebiyat öğretmenimin telkinlerinden sonra yazmayı hayatımın bir parçası yapmayı görev edinmiş bir faniyim.
BENZER YAYINLAR

0 yorum: