BANA BİR AKIL VERİN
İmdat. Çok imdat. Lütfen imdat! Çok fena dağılmış
durumdayım.
Sorun ne mi? ANNEM! Gerçekten…
Ben doğduktan sonra bir rivayete göre altı aylıkken, aynı
kişiye (anneme) ait başka bir rivayete göre de bir yaşımdayken anne-babam
ayrılmış, daha doğrusu zorla ayırılmışlar. Beni dört yaşıma kadar babaannem büyütmüş.
Dört yaşımdayken on altısına yeni girmiş olan üvey annemle evlenen babamın
yanına gitmişim.
Hatırladığım en eski anılarımda annem hep ağlayıp sızlanan,
çevresindeki, tanıdığım herkese beddua eden, hakaret eden, küfreden bir kadın. Dedem
desem, “beni şöyle dövdü, böyle astı, öyle kesti”. Dayım desem benzer cümleler.
Sadece dedem dayım değil, teyzelerim, halalarım, üvey annemin ana babası,
babamın ana babası ve en çok da babam… Öyle şeyler anlatıyor, öyle beddualar,
öyle hakaret küfürler ki bırak anlatmayı, hatırlamak bile istemiyorum. Kendi ana
babası, kardeşleri için beni nasıl istemediklerini, annemin ben bebekken alıp
getirdiğinde nasıl yağmur altında bahçedeki telefon direğinin altına
bıraktıklarını, ağlayıp feryat eden annemi nasıl acımasızca dövdüklerini ve
daha benzer olaylar anlatıyor.
Beni annemin yanında görüp de ne zaman gideceğimi soran komşulara:
“Ben bu kızın hasretiyle yandım yandım yandım kül oldum
yetti artık. Göndermiycem artık. Ben bakarım kızıma.” Dediğinde korkudan
nefesim kesilip kusacak gibi olduğumu kimse bilmiyor. Ama gitme zamanı gelip de
beni çağırdıklarında annemin hiç o sözleri söylememiş gibi:
“Hı? Ha, gidiyon mu? Babana söyle bu kadar ara vermesin. Ben
seni çok özlüyom, sen beni özlemiyon mu? Hadi güle güle.” Ya da:
“Babanla konuş, ben annemi istiyom de. Ben bakarım sana. İstediğin
gibi kıyafetler alırım, istediğin gibi gezdiririm seni. Ben anneme gidecem de
babana.” diyerek yollardı beni. Beni yanına almak için hiçbir girişimde
bulunmazdı. Sağda solda da “çocuk beni sevmiyor, benden soğutuyorlar, bana
karşı dolduruyorlar” dermiş. Halalarım, babaannem, üvey annem ha bire beni
karşılarına oturtup annemi sevmemi, annemin benim için ne kadar ağladığını
söyleyip beni azarlarlardı.
İşin aslı ise annemin ağzına gelen bedduayı, küfrü ederken
benim korkudan sessiz kalmamdan çıkardığı sonuçtu onu sevmemem. Doğrusu annemin
yanında hiç huzurlu, mutlu ya da güvende hissetmezdim. Sürekli anlattığı şeylerle
korkar, diğer akrabalarımın yanında her an bana saldıracaklar diye, yüreğim
ağzımda soğuk terler dökerdim. Bu halime de “kız bizi istemiyor, bizden
soğutuyorlar kızı” diye kendince açıklama getirirdi annem.
Annemin yanında geceler desen ayrı kâbus. Kendi uykusu
gelene kadar babamla nasıl kaçmışlar, nasıl ayrılmışlar, nasıl dövmüşler…. Sürekli
başa dönüp dönüp anlatıyor. Küçüğüm, uykum geliyor, azarlayarak, sarsarak
uyandırıyor “bil bunları, unutma bunları” diye tembihleyip duruyor.
Biraz büyüyüp de aklım ermeye başladığında anlattıklarındaki
tutarsızlıkları fark edip “o olay şöyle değil miydi ?” diye sorunca beni
kendisini iyi dinlemediğim için iyi bir azarlayıp farklı bir versiyonuyla devam
ediyordu. Anlattığı olaylarda her seferinde ya mekân, ya zaman ya da kişiler
değişiyordu.
En basiti, ben ne zaman doğdum sorusuna farklı cevaplar
veriyordu. Ben doğduğumda babam askerdeymiş, kimse de doğum tarihimi bir yere
not etmemiş.
“Sen doğduğunda mısır çapası yapılıyordu.”
“Sen doğduğunda yattığım yerde kestane yedim.”
“Sen doğduğunda kadir gecesiydi, adın Kadriye olacaktı, ben
Calimero koydum.” Diye birbirine zıt zamanları söylerdi meselâ.
Tüm bunları neden mi anlatıyorum. Anlatacaklarımı daha iyi
anlamanız için.
Annem benden dört ay sonra bel fıtığı ameliyatı olacakmış. Dedim
ben bakarım, bakıcı aramayın. Daha önce de ameliyat olduğunda eşim hastanede
yattığı için gidememiştim. Bu sefer ben gidip bakayım, hayır duasını alayım
dedim. Demez olaydım.
Baştan fark etmemiştim ama sonra yüzünde yakaladığım bir ifadeden
sonra dikkat ettim, annem sürekli kavga edelim diye kışkırtmaya çalışıyor. Gerçekten.
Yaptıklarını uzun uzun anlatmayacağım ama baktı ki olmuyor:
“Sana da bir yemek yedirtmedim.” diye özellikle ağzıma laf
veriyor ki kavga çıksın. Ben de “Olsun anne, zaten ben sana bakmaya geldim.” dediğimde
yüzüne bakmıyor olsaydım belki yine de fark etmezdim. Of yine olmadı, başka bir
şey yapmalı ifadesinden sonra dikkat ettim, sürekli kışkırtmaya çalışıyor. Pabuç
bırakmadım zaten. Anneme on gün baktıktan sonra kendi tedavim için eve
döndükten on gün sonra beni arayıp:
“Sen benden ne için imza aldın?” demez mi? Hiçbir şekilde
imza almadığımı, kendisinin okuma yazması olmadığı için imzasının geçerli
olamayacağını yeminlerle söylesem de inatla “Hayır, sen benden imza aldın!”
diye tutturdu. Ne dediysem inanmıyor. Benden sonra anneme bakmaya gelen teyzem
de çanak tutuyor, ben sorsaydım keşke, kırmadan sorardım diye. Ne dedimse, ne
yemin ettimse inandıramadım.
Kardeşim Tenbelağa’yı arayıp durumu anlattım, boş ver, takma
kafaya mealinde konuşup beni rahatlatmaya çalıştı ama nafile.
İki ay sonra Tenbelağa’nın nikâhına gittim. Beni gören komşu
ters ters bakıyor, görmezden geliyor. Bir tanesi: “Yazıklar olsun Calimero! Biz
annene ne güzel kızın geldi baktı sana, kimselere bırakmadı diyoruz, annen
demez mi geldi de bana mı baktı, hiç bakmadı, ağlattı ağlattı gitti. Sen nasıl
bir insansın böyle? Bu kadın senin için bu kadar çile çekmiş, senin yaptığına
bak!”
Şimdi söyleyin bakalım ben ne yapayım? Anam sonuçta
atılmıyor, satılmıyor. Dünyam tersine döndü. Daha çocuk yaşta kendisinden bir
şey beklememeyi öğrenmişim, hayatımda da kendisi bir şey verirse o da çok
pahalı bir şey değilse aldım, pahalı bir şeyse bir bahane bulup, ya da unutmuş
gibi yapıp almadım.
İşte böyle. Tavsiyelerinizi, yorumlarınızı bekliyorum, zira
ben işin içinden çıkamıyorum.

0 yorum: