19 Haziran 2026 Cuma

 

                                   BANA BİR AKIL VERİN


İmdat. Çok imdat. Lütfen imdat! Çok fena dağılmış durumdayım.

Sorun ne mi? ANNEM! Gerçekten…

Ben doğduktan sonra bir rivayete göre altı aylıkken, aynı kişiye (anneme) ait başka bir rivayete göre de bir yaşımdayken anne-babam ayrılmış, daha doğrusu zorla ayırılmışlar. Beni dört yaşıma kadar babaannem büyütmüş. Dört yaşımdayken on altısına yeni girmiş olan üvey annemle evlenen babamın yanına gitmişim.

Hatırladığım en eski anılarımda annem hep ağlayıp sızlanan, çevresindeki, tanıdığım herkese beddua eden, hakaret eden, küfreden bir kadın. Dedem desem, “beni şöyle dövdü, böyle astı, öyle kesti”. Dayım desem benzer cümleler. Sadece dedem dayım değil, teyzelerim, halalarım, üvey annemin ana babası, babamın ana babası ve en çok da babam… Öyle şeyler anlatıyor, öyle beddualar, öyle hakaret küfürler ki bırak anlatmayı, hatırlamak bile istemiyorum. Kendi ana babası, kardeşleri için beni nasıl istemediklerini, annemin ben bebekken alıp getirdiğinde nasıl yağmur altında bahçedeki telefon direğinin altına bıraktıklarını, ağlayıp feryat eden annemi nasıl acımasızca dövdüklerini ve daha benzer olaylar anlatıyor.

Beni annemin yanında görüp de ne zaman gideceğimi soran komşulara:

“Ben bu kızın hasretiyle yandım yandım yandım kül oldum yetti artık. Göndermiycem artık. Ben bakarım kızıma.” Dediğinde korkudan nefesim kesilip kusacak gibi olduğumu kimse bilmiyor. Ama gitme zamanı gelip de beni çağırdıklarında annemin hiç o sözleri söylememiş gibi:

“Hı? Ha, gidiyon mu? Babana söyle bu kadar ara vermesin. Ben seni çok özlüyom, sen beni özlemiyon mu? Hadi güle güle.” Ya da:

“Babanla konuş, ben annemi istiyom de. Ben bakarım sana. İstediğin gibi kıyafetler alırım, istediğin gibi gezdiririm seni. Ben anneme gidecem de babana.” diyerek yollardı beni. Beni yanına almak için hiçbir girişimde bulunmazdı. Sağda solda da “çocuk beni sevmiyor, benden soğutuyorlar, bana karşı dolduruyorlar” dermiş. Halalarım, babaannem, üvey annem ha bire beni karşılarına oturtup annemi sevmemi, annemin benim için ne kadar ağladığını söyleyip beni azarlarlardı.

İşin aslı ise annemin ağzına gelen bedduayı, küfrü ederken benim korkudan sessiz kalmamdan çıkardığı sonuçtu onu sevmemem. Doğrusu annemin yanında hiç huzurlu, mutlu ya da güvende hissetmezdim. Sürekli anlattığı şeylerle korkar, diğer akrabalarımın yanında her an bana saldıracaklar diye, yüreğim ağzımda soğuk terler dökerdim. Bu halime de “kız bizi istemiyor, bizden soğutuyorlar kızı” diye kendince açıklama getirirdi annem.

Annemin yanında geceler desen ayrı kâbus. Kendi uykusu gelene kadar babamla nasıl kaçmışlar, nasıl ayrılmışlar, nasıl dövmüşler…. Sürekli başa dönüp dönüp anlatıyor. Küçüğüm, uykum geliyor, azarlayarak, sarsarak uyandırıyor “bil bunları, unutma bunları” diye tembihleyip duruyor.

Biraz büyüyüp de aklım ermeye başladığında anlattıklarındaki tutarsızlıkları fark edip “o olay şöyle değil miydi ?” diye sorunca beni kendisini iyi dinlemediğim için iyi bir azarlayıp farklı bir versiyonuyla devam ediyordu. Anlattığı olaylarda her seferinde ya mekân, ya zaman ya da kişiler değişiyordu.

En basiti, ben ne zaman doğdum sorusuna farklı cevaplar veriyordu. Ben doğduğumda babam askerdeymiş, kimse de doğum tarihimi bir yere not etmemiş.

“Sen doğduğunda mısır çapası yapılıyordu.”

“Sen doğduğunda yattığım yerde kestane yedim.”

“Sen doğduğunda kadir gecesiydi, adın Kadriye olacaktı, ben Calimero koydum.” Diye birbirine zıt zamanları söylerdi meselâ.

Tüm bunları neden mi anlatıyorum. Anlatacaklarımı daha iyi anlamanız için.

Annem benden dört ay sonra bel fıtığı ameliyatı olacakmış. Dedim ben bakarım, bakıcı aramayın. Daha önce de ameliyat olduğunda eşim hastanede yattığı için gidememiştim. Bu sefer ben gidip bakayım, hayır duasını alayım dedim. Demez olaydım.

Baştan fark etmemiştim ama sonra yüzünde yakaladığım bir ifadeden sonra dikkat ettim, annem sürekli kavga edelim diye kışkırtmaya çalışıyor. Gerçekten. Yaptıklarını uzun uzun anlatmayacağım ama baktı ki olmuyor:

“Sana da bir yemek yedirtmedim.” diye özellikle ağzıma laf veriyor ki kavga çıksın. Ben de “Olsun anne, zaten ben sana bakmaya geldim.” dediğimde yüzüne bakmıyor olsaydım belki yine de fark etmezdim. Of yine olmadı, başka bir şey yapmalı ifadesinden sonra dikkat ettim, sürekli kışkırtmaya çalışıyor. Pabuç bırakmadım zaten. Anneme on gün baktıktan sonra kendi tedavim için eve döndükten on gün sonra beni arayıp:  

“Sen benden ne için imza aldın?” demez mi? Hiçbir şekilde imza almadığımı, kendisinin okuma yazması olmadığı için imzasının geçerli olamayacağını yeminlerle söylesem de inatla “Hayır, sen benden imza aldın!” diye tutturdu. Ne dediysem inanmıyor. Benden sonra anneme bakmaya gelen teyzem de çanak tutuyor, ben sorsaydım keşke, kırmadan sorardım diye. Ne dedimse, ne yemin ettimse inandıramadım.

Kardeşim Tenbelağa’yı arayıp durumu anlattım, boş ver, takma kafaya mealinde konuşup beni rahatlatmaya çalıştı ama nafile.

İki ay sonra Tenbelağa’nın nikâhına gittim. Beni gören komşu ters ters bakıyor, görmezden geliyor. Bir tanesi: “Yazıklar olsun Calimero! Biz annene ne güzel kızın geldi baktı sana, kimselere bırakmadı diyoruz, annen demez mi geldi de bana mı baktı, hiç bakmadı, ağlattı ağlattı gitti. Sen nasıl bir insansın böyle? Bu kadın senin için bu kadar çile çekmiş, senin yaptığına bak!”

Şimdi söyleyin bakalım ben ne yapayım? Anam sonuçta atılmıyor, satılmıyor. Dünyam tersine döndü. Daha çocuk yaşta kendisinden bir şey beklememeyi öğrenmişim, hayatımda da kendisi bir şey verirse o da çok pahalı bir şey değilse aldım, pahalı bir şeyse bir bahane bulup, ya da unutmuş gibi yapıp almadım.

İşte böyle. Tavsiyelerinizi, yorumlarınızı bekliyorum, zira ben işin içinden çıkamıyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 









10 Haziran 2026 Çarşamba




Görümcelere verebileceğim tek torun:) 







                                                            KİM HAKLI?
    
        Bundan üç yıl önce ben histerektomi ameliyatı olacağım. Eşim gıcığım İkram beye dedim ki:

     “Kimseye bir şey söyleme, ben ayaklandıktan sonra söyleriz. İnsanları boşuna tedirgin etmeyelim.” İşin aslı ise ben 45 yaşımdayken bile görümcelerim aklı sıra beni kafakola alıp çocuk yaptırtacaklar:

     “Ay Calimero, yap işte daha yaşın da genç sayılır, belki oğlun olur. Sülalemizin soyu yürüsün.” Diğeri  daha da ileri gidiyor:

     “Sakarya’da bir doktor varmış, isteyene kız isteyene erkek çocuk yaptırıyormuş. Adını öğrendim ben sana.” Bunu derken de kargacık burgacık yarı silinmiş bir kağıt veriyor elime.

     “Abla ben tansiyon hastasıyım. Şimdi bir de romatizma çıktı başıma. Bir dünya ilaç kullanıyorum. İkram bey desen kimi karaciğer kimi akciğer tekliyor, o da bir çuval ilaç kullanıyor. Bizim yapacağımız çocuk hastalıklı sakat olur.”

     “Bişşşe olmaz. Sapasağlam olur, yap da bak….” Diğer görümce el yükseltiyor:

    “Bir oğlan doğur, sana Trabzon hasırı bilezik alacam kız…” aslında aklım da bunlara carlamak çelinmiyor değil hani… Şunları itin tersine sokup çıkarmak için ciddi ihtiyaç içindeyim de bunun bir de sonrası var, ben de son noktayı koyuyorum.

    “Abla yakında Myna’yı evlendiriyoruz. Torun sevecek yaşta çocuk yapamam, kusura bakmayın!” deyip konuyu değiştiriyorum. 


     Gel zaman git zaman ameliyat olmam gerekiyor ama biliyorum ki bizim görümce korosu zırvalayacak, o yüzden kimseye söyleme diyorum ama ağzı han kapısı gibi ardına kadar açık İkram bey ilk iş ablalarına haber verdi. Korktuğumun aksine hiç biri ne aradı ne sordu. Ameliyattan 40-45 gün sonra küçük görümce arıyor:

   “Calimero, ameliyat olacaktın ya, n’aptın, oldun mu?”

    “Oldum abla, iyileştim bile.”

   “Keşke olmasaydın kız. Bizim burada Kara Memed’in Osman’ın küçük gelinine de senin gibi ameliyat demişler. O yaşım başım demedi yaptı bir çocuk, sonra doktor da şaşırmış, ne yaptın da temizlendi bu kistler demiş. Boşuna kestirdin kendini.”

    Şimdi mantık yürütürsek madem böyle bir tedavi şekli var, doktorlar neden “seni boşuna kesmeyelim, yap çocuğu iyileş demezler miydi?” cümlesi kafamda dönüyor ama hadi kalp kırmayayım diye susuyorum. Ama görümce hanım devam etmekte de kalp kırmakta da sakınca görmüyor:

   “Salak, boşuna doğrattın karnını. Bizim bir bildiğimiz var da sana söylüyoruz, ama ille kendi bildiğini okuyacaksın dimi?” deyince artık sabır taşı da çatlıyor ve ağzımdan:

    “Ay ablaaaa, çok özür dilerim senin kulaktan dolma bilgilerine güveneceğime gidip de senelerini tıbba vermiş doçent olmuş doktorun sözünü inlediğim için!” kelimeleri şelale gibi dökülüyor. Siz söyleyin a dostlar kim haklı?

31 Mayıs 2026 Pazar

Utanıyorum... Cidden...

   

    Uzun bir aradan sonra bloguma bir göz atayım dedim. Blog da bana göz attı :)
   Bu kadar uzun ara vermek niyetinde değildim doğrusu. Fakat neden bu 

kadar ara verdiğimi kendime bile açıklayamıyorum ki sizlere açıklayayım. 
   Bloğuma ara ara girip şöyle bir bakınsam da post ya da yorum paylaşmadım, paylaşamadım. İçimden mi gelmedi, yazmak mı güç geldi geldi bilemedim. Ama özlemişim. Yazmayı, yorumlara bakmayı, yorum yazmayı hep özlemişim. Bir de birikmişler var yazmak için. Yeni konular… Yaşarken kah sinirden bayıltan, kah gülmekten çene ağrıtan. Bekleyin, geliyorum. (İnşallah)
   Kendi sağlık sorunlarım, eşim İkram beyin, annemin sağlık sorunları. Kayıplar, vedalar, yeni tanışmalar, kasırgalar falan tek tek anlatacağım. Sırayla. gümbür gümbür geliyorum. 












 







 

12 Mayıs 2022 Perşembe

KEDİLİ GÜNLER

 

     Ay anlatacak ne çok şey birikmiş ya hu! Ara ara sol bileğimin şiştiğinden, ağrıdığından bahsetmişliğim vardır mutlaka. İşte o şişlik için doktora gittiğimde ortopedi polikliniğine başvurdum. Doktor bileğimi evirip çevirdi ve teşhisini açıkladı: “Bileğinde zorlanma olmuş. Üç hafta alçıya alalım.” Alalım da sıkıntı şu: Ben solağım. Alçıya alınan sol elim. Üç hafta nasıl geçecek diye karaları bağlamayayım da ne yapayım?

     İki haftayı bir şekilde geçirdim ama baş ve işaret parmaklarım sancılanıp duruyorlar ama ne sancı… Tekrar ortopedi uzmanına gittim, alçı çıkartıldı adını hatırlayamadığım bir elektrikli test ve film istedi, sonra da fizik tedaviye postaladı beni. Fizik tedavi uzmanı daha başka birkaç test, film, mr, kemik ölçümü istedi. Sonuç: iltihaplı romatizma… Gelsin ilaçlar gitsin karaciğer, böbrek… İki yıllık tedavinin ardından doktorum bir anda puf diye yok oluyor. Bize de romatolojinin yolu görünüyor. Bu sefer de romatoloji doktoru diyor ki ilaç kullanmanı gerektirecek kadar romatizmal iltihabın yok. İlaçları bırak. Bu gün git altı ay sonra gel.


     Gelelim Karamel efendiye. Ne yapsın oğlum, efendi efendi yatağında yatıyor demek isterdim. Bütün gün uyuyor, tüm oynatma çabalarımızı boşa çıkartıyor, gecenin; yok sabahın 5’inde başlıyor beni dişlemeye:

“Kalk köle, beni oynat, eğlendir!”

     

Kimi dişlesem acaba?


Beni dişliyor ama altı aydır bizimle ufaklık, daha ne bir çizik yaptı ne kanattı. 


Myna’nın Müdür adlı canavarı kızımı delik deşik etti oysa. En son Myna telefonda “Bu sondu, atıyorum bunu sokağa diye höykürdükten bir saat sonra “Manzaram” diye paylaşmış biblo görünümlü haydut Müdür efendiyi.

   Ha bir de yaşanmış bir olay var:

  Myna, Özel Eğitim Okulunda öğretmenlik yapıyor. Zihinsel ve fiziksel engelli çocuklarla çalışıyor. Bu yıl da okul müdürü değişti, yeni müdür de otoritesini kurmak için bazen tatsızlaşabiliyor. Öğretmenler bu durumdan bahsediyorlar arlarında, sonra da birisi “hadi gidip bir yerlerde çay içelim” diyor ama herkesin bir mazereti var. Kimi alış verişe gidecek, kimi misafir ağırlayacak, kimi haftalık temizliğini. Son bir umutla Myna’ya bakıyor fikri ortaya atan.

  “Müdürü kısırlaştırmaya götüreceğim. ”Cevabı gözleri yerinden uğratıyor. Kediden haberi olan bir arkadaşı gözlerden yaş döktüren kahkahalar arasında bahsi geçen müdürün okul müdürü değil kedi müdür olduğunu açıklıyor.

       



 

5 Mayıs 2022 Perşembe

RAŞİTİK OĞLUM KARAMEL

 

     Küçücük, minicik, ufacık bir kedicik sahiplendik. Zaman geçtikçe keşke sahiplenmeseydik diyecek duruma geldik. Şöyle anlatayım efendim.

Çok ağrısı olduğunda viyaklayıp elimi istiyor ve böyle uyuyor
     Karamel Bey’i sahiplendiğimiz 6 Ekim günü çok mutlu olduk. Evde minicik bir can var, okuldan gelen işten gelen, gezip dolaşmaktan gelen soluğu hayvanın başında alıyor. Hayvan sakin, fazla dolaşmıyor, oynamıyor, aç kalmayacak kadar yiyor. İlk bakışta her şey normal görünüyor. Karamel'i sahiplendikten bir hafta sonra sitede doğum yapmış bir anne kedi üç yavrusuyla kapımıza dayanıyor. Hadi onları da alıp bir odaya koyuyoruz. Yavrulara biraz bakalım, bu arada sahiplendirmeye çalışalım. Fakat onların parazit aşısı olmadığı için Karamel’le aynı yere koyamıyoruz. Onlarla ilgilendiğim için Karamel’e yaklaşmıyorum. Ertesi gün Karamel’in yüzünde eve ilk geldiği zamanki kederli ifade beliriyor. Alıp kucağıma sevip okşuyorum, bir yandan da “sen benim canımsın, bir tanemsin, aşkımsın, çok kıymetli oğlum benim, iyi ki benim oğlumsun, seni çok seviyorum annemmm.” diye aralıksız nazlıyorum. Bir süre sonra beyefendinin keyfi yerine geliyor ve kederli bakışlar neşeli bakışlara bırakıyor yerini. Hafta sonunda yine ben diğer yavrularla ilgileniyorum. 427 telaşla “anne karameli veterinere götürüyorum.” deyince bakıyorum bakışlar yine kederli. Anlatıyorum olanları, 427 biraz nazlıyor ama değişiklik yok. Bu sefer ben alıyorum öncekinden biraz daha uzun sürüyor ama yine neşesi yerine geliyor.
Neşesi yerinde olduğunda...

     Düzenli olarak aşılarını yaptırıyoruz. Kuduz aşısını yaptırdıktan sonra Myna’nın evine gidiyor 427. Orada Karamel viyaklayıp duruyor. Karnına dokundurtmuyor. Tekrar veteriner kapısından giriyorlar ve Karamel’in kabız olduğunu söylüyorlar, lavman yapıyorlar. Bu kabızlık ve lavman olayı bir ay kadar sürüyor. Dört beş günde bir veteriner, lavman… Hayvan artık hiç kimseyi kendisine dokundurtmuyor.

     Yine taşıma çantasına koyup arabaya götürüyorlar ama Karamel öyle acı acı viyaklıyor, korkudan kutunun bir köşesine siniyor ki… tabi bu durumda Calimero ne yapar? 247’ye bekle deyip hemen evden cüzdanımı maskemi alıp arabaya kuruluyorum. Karamel de benim kucağıma… bir daha taşıma kutusuna koydurtmuyorum canım oğlumu.

     Veterinerde yine lavman yapılıyor, ben de bir yandan soruyorum ne zamana kadar böyle gidecek? Bu kabızlığın bir tedavisi yok mu? Evde ne yapabilirim kabızlığını gidermek için? Anlıyoruz ki şimdiye kadar hep stajyer veterinerler bakmış oğluma. Kliniğin sahibi veteriner bey geliyor, film çekiliyor ve tahlil yapmaya gerek kalmadan durum anlaşılıyor.

     



Karamel oğlum, raşitik bir kediymiş… bu şu anlama geliyor: raşitizm hastası bir kediyle muhatabım. Oğlumun kalıtsal olarak sahip olduğu bu hastalıktan dolayı bağırsakları işlevini görmüyor, kemikleri, dişleri gelişmiyor, akciğeri sık sık ödem yapıyor, eklemleri ama özellikle arka bacak dizleri genellikle ağrıyor, kemik yoğunluğu diğer kedilere göre daha az olduğu için onlar gibi hoplayıp sıçrayamıyor. Tedavi uygulanabilir ancak hayvanın tedaviye cevap vereceği kesin değil. En kötüsü de normal ev kedileri 12-15 yıl hatta 22-23 yıla kadar yaşayabilirken bu hastalığa sahip kediler en fazla 7-8 yıl yaşayabiliyormuş. Normal kediler yetişkin olduklarında beş altı kilo arasında olurken Karamel'im iki kilo dört yüz yirmi gram olunca veterinerimiz "boyuna göre kilosu fazla, kilo alırsa bacaklarına daha fazla baskı olur o zaman da ağrısı artar" dedi.

       Kalsiyum hapları, ağızdan verilen kolajenler, bağırsak probiyotikleri, önce kortizon iğneleri sonra hapları, duphalac şurup, zeytinyağı… o kadar fazla ilacı var ki telefona alarm kurmak, ilaç listesini de tv ünitesine asmak zorunda kalıyorum. Her alarm çaldığında hangi ilaçtan ne kadar verilecek listesiz aklımda kalmıyor. Karamel’in ilaçlarını düzenli verirken kendi ilaçlarımı sık sık unutuyorum ve İkram bey dalgasını geçiyor: “Kedi senden çok yaşayacak bu gidişle heh heh heh.”

Karamel’i çok seviyoruz. Ancak hastalığının getirdiği duygusal baskı öylesine zorlayıcı ki bir daha hayvan sahiplenir miyim bilemiyorum.      

 

KEDİLİ GÜNLER

     Biliyorum... Çok uzun zaman oldu görüşmeyeli. Bu uzun zaman içinde derelerden, nehirlerden çok sular aktı, kimi yolunu buldu, kimi hala arıyor... Bu kadar zamanda neler olduğunu anlatmak uzun sürer. İyisi mi ben size özet geçeyim. 

     Ejderha'nın okulunda  okul aile birliğine girdiğimi hatırlarsınız. İki yıl görev yaptıktan sonra İkram beyin zorlamasıyla girdiğim gibi yine İkram beyin atarlanmasıyla ayrıldım. Myna'yı evlendirdim. 427 Adana'daki okulunu bitirip çiçeği burnunda makine mühendisi oldu, işe bile girdi. Ejderha, evimize yakın olan Kocaeli Üniversitesine bağlı Kartepe M.Y.O.'da alternatif enerji kaynakları okuyor. İkram Bey'le az daha ayran içip ayrı düşecektik. Adamın kuru inadı yüzünden boşanmaya ramak kala toparladık.

     

Anlı şanlı papyonlu Müdür beyefendi :)
Evlenipkendi evine giden Myna'dan boşalan yeri doldurmak lazımdı. Doldurduk. Şöyle ki eski postlarımı okumuş olanlar benim kızlardaki kedi köpek aşkını bilirler. Myna evlenince eşi ki biz ona Mammi diyelim, Mammi'yle ortaklaşa karar verip bir minik adam sahiplendiler. Sokak kedisi olan bu bebeğe de "Müdür" adını koydular. Evet evet Müdür! ilk zamanlarda yadırgasak da hayvan büyüdükçe adına layık bir afet-i devran oldu. Kehribar gözlü siyah beyaz, smokin denilen türden bir afet... Ancak kendisini hiç sevdirmiyor, sevmeye çalıştıkça kaçıyor, ben de kızıp:

    "Ben de kedi alayım, adını da Muhtar koyayım da sen de izle!" diye söylenmeme bir hayli güldüler.

Gözlerden keder akıyor
427 de zaten istiyordu, Müdür'ü sahiplendikleri yerden bir sarışın alıp gelmesin mi? Sahiplendiren kişi, veterinerde parazit aşısını yaptırırken sorup kız cevabını alınca instagramda kucak delisi bir kız diye paylaşmış. 427 kucağında kedicik, kızım kızım diye başka bir veterinere götürüp sağlık kontrolünden geçirtiyor. önce adını soruyorlar, başındaki sarıların arasında karamel rengi çizgileri var diye kızımızın adını "Karamel" koyuyor. kontrol bitip, kimlik hazırlanıp ihtiyaçlar alınıp çıkacaklarken Mammi cinsiyetine bir bakalım diyor ve bomba! Kızımız kız değil bayağı bayağı adammış!

Neyin kederi neyin hüznü bu oğlum?

     İş çıkışı eve geliş saati belli olan 427 geçikince merak ediyoruz. aradığımda sesi bir hayli gergin geliyor, soruyorum, gelince anlatırım cevabıyla beni merakta bırakıp kapatıyor. Babasının gazabından çekinen 427 oğlanı adamın kucağına bırakıp "arabada eşyalar var, gidip alayım" diye tüyüyor. 

     Kucağına bırakılan bebek kediyle neye uğradığını şaşıran İkram bey hem bebeği sevip okşuyor, hem de "Nereden çıktı bu? Bu ne? Ne bu?" diye söyleniyor ama gazap rüzgarları yerine şaşkınlık fırtınası esiyor. Nihayet eve gelen 427:

     "Annesi ölmüş, üç kardeş kalmışlar. Bu çok sakin, okulun bahçesinde yuva yapmışlar, bu hep bir köşeye çekilip uyukluyormuş. Sokakta yaşayamaz ölür. aldığımız adamın evinde zaten bir sürü kedi var. Ben de zaten istiyordum, çok da sevdim. Aldım." diyor bir solukta. 427'nin açıklamasını dinlerken bir yandan hayvanı yüzyüze gelecek şekilde tutup kedini yüzüne bakıyor. Bir hayvanın ne kadar kederli bakabileceğini işte o zaman hepimiz öğreniyoruz. Keder denizinde boğulmuş bizim küçük adam. 

 İkram bey Karamel'i Ejderha'ya verip telefonu alıyor. Aranan kişi Myna:

     "Hep senin yüzünden. sen kedi alınca bunlar da yüz buldular, benim astımım var, beni öldürür bu kedi!" diye yükseliyor ama Myna hazırlıklı:

Ne kedisi? Benim nefesimi tıkar onun tüyü...
     "Ahkam amcam senden kötü durumda Mami almış  hem de peluş gibi bir kedi, amcam gidip gelip seviyor, hiç de tıkanmıyor. Sen biraz abartıyor olabilir misin acaba?" 

     İşte Myna'dan boşalan yeri bu şekilde kedi adam Karamel'le doldurduk. Artık evimizde dört insan bir kedi birey var diye az buçuk neşemiz var.

Kediyi getiren de kediyle beraber gider! diyen İkram bey