25 Ağustos 2019 Pazar

LONGOZ FACİASI

         Geldim, geliyorum derken buradayım efendim...
         Bayramdan önce Fırtına'yla Kepçe'ye fındık toplamaya yardıma gitmiştik ya hani... İşte onlara yardımın bana armağanı hasta bir İkram Bey. Tüm uyarılarımı kulak ardı eden adam bayrama iki gün kala hastalandı, hafiflemiş olsa da hala sürüyor hastalığı. Adamı cami avlusuna bırakasım gelmiyor değil yani.
Hangi caminin avlusuna bıraksam acaba? 
        Geçenlerde alışverişe çıkmıştım. bir zincir markette çok sevimli bir etikete rastladım. Nesi sevimli diyebilirsiniz de bende ayarlar pek yerinde değil, n'aparsınız...
        Elif'im, anasının beceriksizliğine kurban yavrum da elden bir şey gelmiyor. İzmit'te öğretmenlik yapıyordu, bir şekilde Sakarya'ya tayin oldu. Taşınacak diye beklerken sağ gösterip rövaşata yaptı bana. Bu yıl okula başlayacak olan oğlu; ki fırsatını bulsak bir damla suda boğabiliriz herifi; okula
Şortla sokağa çıkınca dizler bu halde :D

Terlik böyle giyilir, öğrenin!
Sakarya'ya gidelim ama bu evden taşınmayalım demiş, Anası da oğluşum ne derse o olur diyerekten taşınmayı iptal edip oğlanı çalıştığı okula çok da yakın olmayan oldukça popüler bir okula yazdırmanın derdine düşmüş. sorun şu ki oldukça kısıtlı kontenjan var ve kayıt süreci başlayalı çok oldu. Taşınınca Elif'i kreşe verecekti, şimdi yol uzun diye bir de araba almayı düşünüyor kadın, kreşe kızı bırak okula oğlanı bırak zor olur, bu yıl da kıza sen bak diye yalvarıp duruyor. Ne yapsam bilemedim.
         427, adana'dan geldi, yaz stajına başladı. boş zaman yakaladı mı program yapıyor, sayesinde bizler de geziyoruz. Sakarya'lıyız, hiç Longoz'a gitmedik, tüh bize diyerek yollara döktü bizi. Yollarda geçen kısmı iyiydi, diğer kısımlar... eh işte...
 

        Longoz, su basar ormanı demek oluyormuş, öncelikle bunu belirtmeliyim. zamanla akarsuyun taşıdığı alüvyonlar denize aktığı yerde birikip denizle bağlantıyı kesiyor, deniz seviyesinde ya da hafif eksi meyilli olan alanlar da havuz ya da gölet gibi suyla doluyor. Suyu seven bitkiler de allah
allah nidalarıyla çevreyi kaplayıp yine sucul hayvanlara uygun ortam hazırlıyor. ördekler, kazlar, çeşitli yaban kuşları buralarda kuluçkaya yatıp yavru yapıyor, nesillerini sürdürüyorlar.
Önceden kayık ve yunuslar varmış suyun üzerinde gezmek için de malum sebeplerden ötürü kuş yuvaları ve diğer hayvanlar zarar görünce kayık ve yunuslar yasaklanmış.
         Uzunluğu 600 ile 750 metre arasında olduğu söylenen 1-1.20 metre kadar genişliği olan daracık bir ahşap platformdan insanlar yürüyerek bir şeyler görebilmek umuduyla Agop'un kazı gibi bakınıp dursa da görülebilen şeyler  bir tarafta dik bayır toprak duvar, yer yer komşu bahçenin ziyaretçiler tarafından hunharca yolunan fındık dalları; diğer tarafta da sudaki seyrek nilüferler, belki bir su yılanı ve asıl manzarayı kapatan çalılarla sınırlı oluyor.
         Kalmak isteyenler için klübe şeklinde bağımsız odalar mevcut ama odalara gidilen yolda kameriyeler ve pinikçilerin yaktığı mangallar pek de kalma isteği uyandırmıyor doğrusu. Yemek konusuna gelirsek, oturduğumuz restoran çakması yerde, yirmi- yirmi beş dakika bekledikten sonra gelen garson isteklerimizin çoğunun olmadığını söyleyince başka şeyler söylemek zorunda kaldık ve neredeyse peçeteleri yiyecek duruma geldiğimizde getirdiler siparişleri; o da yan masayla bizim siparişler yarı yarıya karışmış haldeydi. Lezzet de hizmet de kötüydü anlayacağınız.
         Her tarafta bulunan balık tutmak yasaktır tabelalarına inat oltalarla avlanmaya çalışan ve hiç bir uyarı almayan yaratıklar kol geziyor. platformun bittiği yerde mısır, salatalık, domates, biber yetiştirip organik ürün diye pazarlayan uyanık bir komşu iyi para kazanıyor doğrusu. ürünlerin her gün gelen ziyaretçilere yetişmesi için ne kadar hangi zirai ilacı kullandığını tahmin edebiliyorum da o ilacın longoza ne kadar zarar verdiğini düşünemiyorum.
          Doğru dürüst bir yönetim olsaydı çok daha güzel manzaralar sunulabilir, dünyada tek parça en büyük su basar ormanı da denilen longoz, Sakarya'nın bacasız sanayisi, lokomotifi olabilirdi. Şu haliyle ise karşılaştığımız turistlerin acıyan ve neden buraya gelme gafletine düştüm diye soran ifadelerine sebep olmaktan öteye gidemez. Üzüntü veren gezimizden notlar bu kadar.
İzmit fuarında bulunan Körfez güneşi de denilen dönme dolap ve gün batımı...















           

15 Ağustos 2019 Perşembe

FINDIK DALLARI


Üstteki İkram beyin, alttaki Fırtına'nın ilaç organizerleri...

Fındık toplamaya gittiğim köydeki karşılayıcılarım.... 
Yine yeşillendi fındık dalları...

Zaten hep yeşildi yeşildi fındık dalları...


Hep yeşilleniyor fındık dalları...

Ha bire yeşilleniyor fındık dalları...





Topla topla bitmiyor fındık dalları...


Sarıca arılarına yuva olmuş fındık dalları...

Güneş doğmadan gidiliyor ayağına fındık dallarının...
        Resimlerden de anlaşılacağı gibi imtihanımın bu bölümü fındıklarla yaşandı... Ağrıyan, hatta şişen el bileğim kimsenin umurunda olmadan o lanet fındık bahçelerine sürüklendim. Fırtına; ki artık rüzgarı gitmiş tozu kalmış adamın ama, ne kendi doğru düzgün çalışıyor, ne etrafındakilere aman veriyor. kimse oturmayacak, kimse dinlenmeyecek... Kendisi orada bir dal kesiyor, burada devrilmiş bir kütüğü dürtüyor, yani herkesin aman bitsin diye uğraştığı bahçede ibil dibil işlerle uğraşıyor. Kepçe'ye söyleyecek oluyorum "nefes darlığı var ya, çalışamıyor" diye savunma alıyorum.                           Dik bayır bahçede hem ayakta durmaya çalışmak, hem de topladığımız fındık kovasını devrilmesin diye zapdetmeye çalışmak aynı anda da iyice kalınlaşıp esnekliğini yitirmiş fındık dallarını eğip toplamaya çalışmak ciddi çaba istediğinden ve bileğim ağrıdığından sık sık oturup dinlenmeye çalışıyorum. Ama Fırtına "Hadi Calimero, boş oturma, şuradaki dalı topla" dediğinde "Birazdan kalkarım" cevabım adamı bir hayli kızdırıyor. Hemen kalkmamı söylediğinde "Sen bir tarafından nefes almaya çalışırken akşama kadar oturuyorsun, biz bir şey demiyoruz." cevabım iyice kızdırıyor beyefendiyi, daha sert bir sesle kalkmamı söylediğinde "Sen de hastasın, ben de... Halden anla biraz. Hem ben buraya fındık toplamaya geldim, canımı bırakmaya değil!" cevabım karşısında susuyor ama İkram beye ufaktan şikayetler oluyor ki bir ara İkram Bey'in "Kadını şiş kolla getirdim sesi çıkmadı elinden geleni yapmaya çalışıyor, sen de karışma artık ona... Hem biz yevmiyeci değiliz kendi malımızı topluyoruz, hem de koskoca sülaleden bir ikimiz buradayız... Kıymet bil azıcık!" sözlerini duyuyorum.
          Kalın dalların üzerine İkram Bey çıkıyor eğmek için, aşağıdan Kepçe asılıyor, ben de topluyorum. İkram bey yukarıdan ulaşabildiği fındıkları toplayıp aşağıya atıyor ama nedense hepsi bir şekilde bana dokunmadan yere düşmüyor. sonunda sabrım taşıyor:
          "N'apıyorsun? Şeytan mı taşlıyorsun?"Kepçe hem kih kih gülüyor hem salavat çekiyor. Dinlenme molalarından birinde Büyük görümcem Maviş beni arıyor, konuşuyoruz. Selam söylemek yerine "İkram'ı benim için öp!" diyor... Zaten caım sıkkın, yorgunum... "Babamın oğlu mu da öpeyim İkram Bey'i... Kimin babasının oğluysa o öpsün!" Karşılık:kih kih koh kah!



24 Temmuz 2019 Çarşamba

OTEL Mİ PANSİYON MU?


Otelcilik eğitimi olan biri var mı aranızda acaba? Evim otele döndü de… Tatil geldi ya, gelmez olaydı diyeceğim olmayacak. Oturduğum sitede hatırı sayılır sayıda öğretmen var. Kimi Antepli, kimi Mersinli, kimi Edirneli. En yakın olan Bursa’lı. Tatil deyince millette bir dâüssıla depreşiyor ki sormayın, sanki ülke dışını bırak gezegen dışında yaşıyorlar.
Yok memleket bizim memleket, neresine gidersen git, hep bizim; doğduğun yeri özlersin ona da eyvallah… ama bu nedir Allah aşkına ya hû?
Neyden mi bahsediyorum? Memleketinin yolunu tutan bu arkadaşların balık ve çiçeklerinden. Bir yandan akvaryumlar, diğer yandan çiçekler yaşam alanımızı ele geçirdi bizi evden atmaya halleniyorlar.
İkram bey ki ona biiir hayli kızgınım, tatile giden tüm komşuların balık ve çiçeklerini toplayıp eve getirdi. Benim akvaryum bir kenara üç tane de misafir akvaryum oldu, çiçekler salonu ve balkonu istila etmiş durumda.
Amcam


İstanbul’a giderken yol üstündeyim diye uğradı, dalga geçiyor benimle:
“Kız Calimero, bunlara günlük ücret mi haftalık ücret mi uyguluyorsun?”
 Neyse, kızmayacağım, kızmayacağım… Hııımmmmffff, pfuuuuuu; hııımmmmffff pfuuuuuu… Burundan nefes al, ağızdan ver, evet sakinleştim.
427 yurttaki kızlardan bahsediyor:
“Ergen bile değiller, kanal kanal gezip Selena, Bezbebek izliyorlar. Geçen koridorda üçü dikilmiş çocuk gibi kavga ediyorlar, sorun tavuk mu yesinler, köfte mi. Ben de geçmekte bulundum, geçerken de “Selena’yı çağırın, o çözer sizin yerinize o karar versin! Deyip odama kaçtım..” deyince Myna:
“Seni tenhada kıstırıp Hades’i çağırırsalar n’apçan ayarsız!” sorusuna:
“Üç kulhuvallah bir elham ardından da Felak ve Nâs okuycam.”

9 Temmuz 2019 Salı

KARMAKARIŞIK


Bahçe işlerini yarıladık. Bu yıl geç gelen yağmurlar yüzünden bayağı aksadı işler. Araya bayram tatilini soktuk. Bayramda herkesler eş dost gezip tozarken ben bahçede ağaç tepelerinde geziyordum. Okullar tatil oldu olacak derken giderayak bitlendik. Evet evet bitlendik. Daha doğrusu ben bitlendim. Küçük kara fıstığım Elif sayesinde yıllardır araya mesafe koyduğumuz bitlerle bir anda içli dışlı oluverdik.  Oynatmaya az kaldı, doktorum nerde demeye ramak kaldı.
Cuma günü Elif’i anasına verdim ama bir garip kaşınıyor başım da, hiç bit diye yorumlamak aklıma gelmedi. Cumartesi günü bahçeden gelip duş aldım, saçımı tararken devasa bir bit düşmez mi önüme…. Feleğim şaştı… inanın nefesim kesildi. Hemen ilaç tarak derken başka çıkmadı, ama kızlar benden huylandılar, onlarda ilaçlandılar ama onlardan bir şey çıkmadı. Pazartesi günü Elifi alınca Myna ilk iş çocuğun kafasını yokladı ve flaş flaş flaş…


“Anası bitlemiş bunu…” işin kötüsü bayrama az kalmış, evde İkram bey dışında kısa saçlı birey yok… ne yapsak ne yapsak derken İkram bey yol gösterdi:
“Kız uyanınca yastığında bit buldum dersin. Yoksa sizden bulaştı der haklı çıkar.”
Elifi teslim ederken:
Öğlen uykusundan uyandığında yastığında kocaman bir bit buldum, haberin olsun.” Dediğimde o kadar yapmacık bir şaşkınlık gösterisi sergiledi ki kadın, elim ayağım titredi sinirden. Bir de:
“Laboratuvara gidiyoruz ya oradan mı bulaştı acaba?” demez mi? He anam he, okul laboratuvarlarında bit üretiyorsunuz zaten…. Yetmezmiş gibi:
“Ben hiç bit görmedim, anlamam, oğlanın kafasına sen baksana.” Deyince Ejderha’m yetişti imdadıma:
“Annemin tansiyonu var o kadar eğilip bakamıyor, fena oluyor.” Derken bir yandan da beni içeri çekip kapıyı kapatıyor. Bir saat sonra bu elinde bit ilacı şişesi:
“Elife ne kadar süreyim bundan?” diye karşıma dikiliverdi.
“Elif daha çok küçük. Ona ilaç sürme düzenli olarak ilacın tarağıyla tara, temizlenir.”
“Ay oğlanı yeni bir berbere götürdüm, acaba ordan mı geçti?” Onu kafasında deli şüphelerle bırakıp gittim. Şeytan azapta gerek, değil mi? Bu kadar da  aşikar rol yapılmaz ki yani.


Ejderha dersaneden gelmiş, yemek yiyor, bir yandan da bana:
“Anne beni sevdiğini söylesene…”
“Seni çoook seviyorum canım… Bir tanemsin…” deyip bir de öpücük yolluyorum ama:
“Kih kih kih, ben de seni seviyorum annemmm….”
“Ay safım benim, yalanlara da hemen inanıyorsun!” Çantasını omuzlarken:
“Daha da durmam burda, Balkız ablalara göç ediyorum ben.” Deyip çıkıp gidiyor, bir saat sonra anahtarıyla kapıyı açıp içeri dalarken:
“Bensizlik çok ağır ceza olur size diye geri döndüm.”
“Şansıma tüküreyim…”

Bahçeye son caneriği ağacını toplamaya giderken kızları da alıyoruz. İş bittiğinde piknik yaparız diyerek yola çıkıyoruz. Her zaman yol üstünde olan diğer bahçede piknik yaptığımız için Myna hepimizle uğraşıyor:
“Bu işte bir bit yeniği var? Sorarım size hep küçük bahçeye giderken neden bu gün büyük bahçe… Bla bla bla…” İkram Bey bir ara:
“Biz üst dalları toplarken siz de erebildiğiniz yere kadar alt dalları toplarsınız.” Deyince Myna:
“Evvet sağyın seyirciler, takke düştü kel göründü, görüyorsunuz ama anlatmaya gerek var, bunlar hep üç harflilerin oyunları. Bedava sirke baldan tatlı, bedava amele yine bedava… bizi piknik diye kandırıp emellerine alet, ağaçlarına amele edecekler. Biz bunu yer miyiz sağyın Türkiye’m (kardeşlerine hitaben) ücretsiz sigortasız çalışmak var mı?” Ejderha:
“Baba, yevmiye verceksen toplarım bak, (Ellerini dansöz gibi sallaya sallaya) bu eller senin bildiğin ellere benzemez.” İkram bey:
“Hatun yemediler numaramızı, hemen anladılar.” Myna:
“Ben karar verdim, bu bahçeyi satalım, benim KYK borcumu ödeyelim. İş de yok, babam da ödemiyor, hapse atacaklar beni:” Sabrı taşan 427:
“Lan bi sus, bi sus! Susabiliyon mu? Bi dene bakalım, belki susmayı becerirsin?”

Bayramda Gebze’ye anneme gidiyorum. Önce Çarşıya, sonra belediye otobüsüyle Gebze’ye aktarmalı gideceğim. Bir otobüs geliyor, ön camın üzerinde kayan yazı ile kocaman Gebze yazısını görünce biniyorum. Kartal’a kadar gidiyormuş. Bayram nedeniyle otobüs bir dolu bir dolu, doluluğunun tarifi zor. Bir durakta daha durunca arka taraftan erkekler başlıyorlar şoföre ağız dolusu sayıp sövmeye.  Bu sırada otobüs bir kasisten geçerken garip bir gıcırtı duyuluyor. Yanımdaki bayana:
“Ahanda otobüs dağılıyor!” deyince kadın zaten kavga çıkacak diye korkmuş, başlıyor yüksek sesle ayetel kürsiyi okumaya.  İneceğim durağa yaklaşınca zile basıyorum ama kapıya ulaşmak ne mümkün? Birkaç kişi iniyor, bir kaçı yanlara doğru esniyor yol verebilmek adına. Çocukların üzerine basmamaya çalışarak ilerlemek için elimden geleni yapıyorum. Benim yaşlarımda bir hanım yelpazesini yüzüme doğru sallayarak:
“Madem Gebze’de incen niye Gebze arabasına binmedin?”
“Bunun da alnında kocaman “Gebze” yazdığı için olabilir mi acaba?”

Gebze dönüşü Ahkâm bey hastaneye kaldırılmış, biz de hemen gidiyoruz. Kafeteryada çay içerken arkamdan bir fırıncı küreği, pardon kocaman ağır bir el omzumu çökertiyor. Ah, uf derken bir de ne görsem beğenirsiniz? Bizim yürek yemiş Cihan! Tastamam Cihan karşımda dişlerini saydırarak sırıtıyor, bir yandan da İkram Beyle tokalaşıyor… İkram bey:
“Kim bu adam tanıyan var mı?” diye gözümün içine içine bakarak soruyor. Adamın kıskançlığı tuttu, eyvahhh.!!!!
“Liseden arkadaş.” Diyorum ve teklifsizce masaya çöken Cihan’ı en acılı öldürme yöntemlerini düşünüyorum ama beyimiz telefonuyla konuşup birini yanımıza çağırıyor. Biraz sonra geleni görünce liseli ergenler gibi zıplamamak için zor tutuyorum kendimi. Gelen bizimle birlikte hastanede staj yapan kızlardan Yetim Döndü… Kız dönmedi, adı Döndü… Kız yetiştirme yurdunda kalan çok tatlı bir arkadaşımızdı, Cihan’a karşı da için için yanıktı, ama ölmek var belli etmek yok düsturuyla açılmaktan hep kaçınırdı. Mezun olduktan sonra Cihan Döndü’ye açılmış, evlenmişler. Dört tane çocukları varmış.
İkram bey Cihan’a ne iş yaptığını soruyor.
“Belediyede cenaze nakil aracı şoförüyüm.” Cevabı beni yerlere yatırıyor. Semazenler gibi dönen, küçük sarı göller oluşturan Cihan’ın Cenaze nakil aracı şöförü olmasına yata yıkıla gülmeyeyim de ne yapayım. Cihan’lı maceralarımı merak edenler Ho… Ho… Ho… ve Ey Ruuuh geldiysen… isimli yazılarıma bakabilirler. Gülmek garanti söylemesi benden :DDD


25 Mayıs 2019 Cumartesi

KURTARINIZ BENİ


Geçen yazımda Ahkâm beyin hastane macerası vardı. Bu kez şükür hastane macerası yok. Onun yerine bahçe debelenmeleri var. Eski dostlar bilirler, benim evlere şenlik kociş İkram Bey bahçe tarla işlerini çok sever, beni de peşinde sürükler. Sürükler diyorum çünkü zevk için yapılan bahçe işini geçer ve yeterli ekipman olmadığı için eziyete yakın hal alır bizim işler. Ekipman almaya değmeyecek kadar küçük bahçe ama elle çalışılamayacak kadar da büyük… Alın size minik bir paradoks…
Bazı işleri para ile bazılarını ahbaplık hatırına yaptırıyoruz ama erikler kirazlar oldu mu salkım saçak bahçedeyiz. Aşçı, malzemeci, saka, toplanan ürünü satışa hazırlayan eleman olarak ben, merdiven yöneticisi İkram Bey, simultane Kepçe ve her şeye maydanoz Fırtına. Ekip süper, süper de işler beklendiği gibi gitmiyor. Bahçeye gitmeden bir gün önce İkram beye yalvarıyorum bak Kepçe de Fırtına da hasta, yardım edemezler, yazıktır diyorum ama ille de çağır bizi dediler çağırmazsam kızarlar cevabını alıyorum.
Önce Fırtına fırtınalığını gösteriyor. Hazırladığım kahvaltıyı beğenmiyor, kâğıt bardakta su içmeyi beğenmiyor, ekmeği beğenmiyor, milletin havada kaptığı zeytinli açmalarımı beğenmiyor, İkram beyin yeni yaptırdığı merdivenleri, yeni aldığı sepetleri beğenmiyor, İkram beyin ağaca merdiven dayamasını beğenmiyor… Hiçbir şeyi beğenmiyor. Bu şekilde neredeyse akşam etmişiz, tepemizden geçen eğitim uçağına söylenmeye başlayınca sabrımın son kırıntıları da bitiyor. Ellerimi belime dayayıp tepemizde her şeyden habersiz eğitimini yapan pilota:
“Heeey! Sen kimden izin aldın bizim bahçenin üzerinden uçuyorsun bakayım? Bak
Fırtına rahatsız oluyor, eğitimini git başka yerde yap!” diye bağırıyorum. Fırtına sırıtarak:
“He şimdi duydu seni!”
“Madem bizi duymuyor deminden beri sen ne diye söylenip duruyorsun o halde?” (cırcırböceği efekti alayım)
Fırtına biraz ağzı bozuk biridir. Hele de birine kızmışsa, ondan her bahsedişinde bir küfür ekler cümlesine. Yine birinden bahsediyor, bol küfürlü. Onun her küfüründen sonra Kepçe:
“Tövbe estağfurullah! Tövbe tövbe! Allahım sen affet!” diye dualar ediyor.
Sonunda dayanamıyorum:
“Yaaa Fırtına, biraz daha küfretsene!”
“….”
“Cidden, biraz daha küfret!”
“Niye?”
“Sayende Kepçe az sonra uçacak. Az kaldı, ha gayret!”
“O uçacak diye ben cehenneme mi gireyim?”
Bir Adet İkram Bey :)
“Bak, görüyor musun? İşe yarıyacağı zaman nasıl da cennet cehennem diyor. Sabahtan beri küfürlerinle kafamızı şişirirken cehennem yok muydu?”
Kociş altı kardeşin en küçüğü. Rahmetlik kayınvalide nasıl malzeme kullandıysa çocuklarını yaparken dördü defolu olmuş… dördü de astımlı, ikisi koahla boğuşuyor. Biri hastaneyi mesken tutan Ahkâm Bey, Diğeri Fırtına. Doktor ottan ahırdan uzak dur diyor ama Fırtına dinler mi? Bahçede bir sepet erik topluyor, yarım saat yatıyor, yarım sepet  topluyor kırk dakika yatıyor. Kepçe desen üşütmüş, öksürük aksırık, kilimi serdi yatıyor. İkram bey telefonda arkadaşıyla konuşurken “bu işlerin kurduyum ben” diye bir cümle kuruyor. İkram bey telefonu kapatıyor ben ağzımı açıyorum:
“Dokunmayın kurdaaa, işçileri heep hurdaaa.”  Kepçenin de Fırtınanın da sesleri kesiliyor.
Hurdaları… yok Kepçeyle Fırtınayı köye evlerine bırakıp kendi evimize dönüyoruz. Myna bize sofra hazırlama derdinde, Ejderha ise twitterden bir gönderiyi bana gösterme çabasında. Gönderide:
Ölmüşümdür
Yakınlarım:
“O şimdi melek oldu cennetten bizi izliyor…”
O sırada ben: ve ateşin içinden çıkmaya çalışan bir insan videosu var.
Gülüyoruz, yemekten sonra Ejderha almış Din kültürü kitabını eline, diğer elinde telefon bir şeylere bakıp gülüyor.  Çay servisi yapmasını söylüyorum:
“Din kültüründen sınavım var yarın, çalışıyorum, beni rahat bırakın.” Deyince tüm yorgunluğuma rağmen ben yapıyorum çay servisini. Beş dakika sonra Ejderha telefonundan açtığı bir şarkıya yüksek sesle eşlik etmeye başlıyor, ben:
“Ejderhacım, şimdi paçalardan alev alacaksın!” deyince önce paçalarına sonra yüzüme bakıyor, kocaman kulaklıkları takmış telefonundan haberleri izleyen ve onca laf içinden bir tek “alev”i yakalayan İkram bey:
“Merdiven boşluğunda yangın tüpleri var, sana nasıl kullanılacağını öğretmiştim Calimero…” deyince küçük bir kriz yaşanıyor; canım kriz dediysek gülme krizi.
Elif… Küçük, kara kızım Elif… Ben bahçedeyken Myna bakıyor fıstığıma. Kendisi de fıstık kadar bir şey zaten. Ama Myna’yı fena korkutmuş. Bezini değiştirmek için açınca kırmızı kırmızı kaka dolu bezi görünce Myna’nın aklı gitmiş, çocuğun kanaması mı var diye. Beze dikkatle bakınca kırmızı şeylerin vişne olduğunu görmüş, ama küçük çapta bir kalp krizi geçirmesini engellememiş vişneler. Myna elinde kirli çocuk bezi, beni arıyor:
"Anne, Elif'in bezini ne yapayım?"
"Sakla kızım, çeyizine koyarsın."
"Sana soranda kabahat!"
"Beğenmediysen Elif'in anasına ver, o Elif'in çeyizine koyar!"
Bizim bahçeden getirdiğimiz kirazlardan bir tabak koymuş Fıstığın önüne.  Önce kirazları bir seyretmiş, sonra sevinç sesleri olduğunu tahmin ettiğimiz sesler çıkararak tabağın üzerine eğilebildiği kadar eğilip yemeye başlamış. Myna telefonda diyor ki:
“Anne, kirazın birini ağzına koyuyor, sapını koparmaya fırsat olmadan öbürünü alıyor tabaktan. Kaç kere sapın yarısını zor yakalayıp çektim ağzından. Haaa  ha haa ha ha! Anne görmen lâzım. Kiraz tabağına eğilmişti ya, sokaktan çocuk sesleri geldi,
Elif' :)
bizimki mirket!” Fıstık tanesi, çocuk seslerini duyunca şaşkınlıkla dikilip etrafı dinlemeye başlamış. Tıpkı mirketler gibi.
Yağmur yağdığı için bahçeye gitmemişiz, hepimiz oruçluyuz, İkram Bey bir arkadaşından iki yüz litrelik bir akvaryum almış kapıya dayanmış. bana mütemadiyen "Çiçek doldurdun evi, astımım var, nem beni etkiliyor" diyor. polenden şikayet edemiyor çünkü evde açan çiçek yok, hep yaprak, dal. yirmibeş litrelik akvaryumu evden göndermeye çalışırken nem yapıyor diye koca akvaryumu karşımda bulunca susuyorum, konuşsam kalp kıracağım. ama İkram bey arkadaşının yanında aranıyor:
"N'oldu? Sesin çıkmıyor hatun?"
"Sen işine bak. ben şu anda orucumu iç sesimle zedelemekle meşgulüm." 
Bunlar birkaç gün içinde aklımda kalanlardı. Yazı paylaşmadığım uzun zamanda sadece kitap okuyup hasta bakmadım. Filmler de izledim.
Cloud atlas
Sarhoş atlar zamanı
Kaplumbağalar da uçar
Pather Panchali (1955)
Human (2015 yazarsanız daha kolay bulunuyor)
Tohum anlatılmayan öykü
Ulysses’ Gaze (Tekrar izledim)
Forgotten (Kore yapımı film)
Confidential Assigment
The Swindlers
Rudderless film ve belgesellerini izledim. Özellikle Tohum ve human çok etkiledi beni.



12 Mayıs 2019 Pazar

DEHŞETİ YAŞAMAK!


Geldim, geldim... Son postumdan sonra birkaç gün uğrayamadım, sanırım bir süre böyle devam edecek. Olsun hiç yoktan iyidir.
Ahkâm bey, hala hastanede. Zaten kırk beş kiloydu, şimdi düşmüş kırka. Hali mecali yok, konuştuğu zaman duyulmuyor sesi, adamın bir çenesi düşmüş sormayın. La bi sus bi sus!!! Hadi bize acımıyorsun, kendi olmayan canına da mı acımıyorsun herif diyecek bir babayiğit çıkmadığı için onun mıy mıy konuşmalarına sabırla katlanmaya çalışıyorlar.
Ahkâm beyin kızı Yamsin, kendi kızını bir okul etkinliğine götürecekmiş, aman yenge, canım yenge diye yalvar yakar beni Ahkâm beye birkaç saatliğine bakmam için çağırdı. İkram bey de sağ olsun yeğenlerini pek sever, mümkünse gönüllerini yapmak ister. Neyse biz gittik, Yamsin kızı Berre’yi alıp çıktı. İkram bey Ahkâm Beyin oğlu Mami’yi arıyor, ses yok; İkram bey arıyor kapı duvar… Akşamüzeri geldi beyimiz, gözler Japon balığı gibi şişmiş, suratta meymenet namına bir şey yok, doğru görümcem Kepçenin yanına gidip söyleniyor: “Bi uyutmadınız yaf..” Bunu duyan İkram Bey açıyor bayramlık ağzını…
“Sen uyu diye taa İzmit’ten kalkıp geldik, hem yengem nasıl baksın benim babama deyip utanacağına bir de bize posta mı koyuyorsun hıyar?!!” Ses seda yok, cırcır böceği efekti alayım buraya…
Doktor günlük ziyaretini yapıyor, Ahkâm beye: “Amca böyle   yiyeceksin. Kasların iyice erimiş bak, kilo alıp güçlenmen lazım yoksa seni buraya demirbaş yazacağız.”
olmaz; et, yumurta yiyeceksin, fındık, ceviz,
“Mıy mıy mıy mıy…”
“Bak kuvvetsizlikten sesin çıkmıyor, seni duyamıyoruz.”
“Tuvalete gidebilsem yeter, bir şey istemiyorum…” diyor simultane tercüman Kepçe hanım.
“He amca he, hayat tuvalette zaten. Az gayretli olacaksın ama sen hemen koyuveriyorsun kendini. Azıcık dik dur, ben bunu yaparım de. Sen kendini bu kadar salarsan doktora değil imama ihtiyacın olur. Hadi bir gayret et, topla kendini, önüne konulanı bitiremesen de elinden geldiğince yemeye gayret et.”
“Mıy mıy mıy…” Tercüman Kepçe Hanım: “Canım almıyor, ağzımda büyüyor lokmalar…” Doktor bakıyor laf anlatamayacak daha fazla dinlemeden çıkıyor, kapıda İkram beye:
“Bu hastayla Allah size kolaylık versin” deyip geçiyor. İki günlük sürünmenin ardından eve geliyorum.
Elif bende. Oynuyor, cilve yapıyor, bir ara ıkınıyor. Ikınması bitince Myna alıp kızı diğer odaya gidiyor bez değiştirmeye. Ben yapayım diyorum, olsun ben yaparım deyip yiğitlik gösteriyor. Birkaç dakika sonra Elif mutlu gülücükleriyle salonun kapısında beliriyor ama Myna ortada yok. Bir kez sesleniyorum, cevap yok, bir daha sesleniyorum. Myna banyodan ellerini yıkayıp çıkmış ama söylenecek çok sözü var:
“Anne? Anası bu küçük zilliye ne yedirmiş yahu? Bezi bir açtım, gözümden yaş bile gelemedi, daha çıkamadan kurdu? (Elif’e hitaben) Kız? Anan sana insan mı yediriyor ne yapıyor? Dehşeti yaşadım vallahi..”
Annesi Elif’i alırken soruyorum:
“Ne yedirdin kız bu çocuğa?”
“Niye? N’oldu ki? (Şöyle bir evin içine doğru kokladıktan sonra) Ay abla ev ne kokuyor?”
“Kızının boklu bezi!!! Ne yedirdiysen çocuğa iki poşete sardım, gene ev koktu, al kızını da çöpü atayım. Bayıldım kokudan. ”
“Ha ha ha ha! Ay akşam mantı yapmıştım. Sarmısaklı sarmısaklı bir yedi ki sorma. Çok sevdi mantıyı.”  Bunları söylerken bir de sırıtıyor ya gırtlağına yapışasım geliyor ama ne çare ses etmiyorum.
Elif uykudan yeni uyanmış, mahmur mahmur kucağımda yatıyor. Myna kızı kucaklayıp salonun ortasında döndürüyor, zıplatıp dans ediyor. Elif solucan gibi kıvranıp yere bıraktırıyor kendisini, Myna’dan kaçarken de Ejderha’ya tosluyor. Myna:
“Küçük ayyaş! Süt sende kafa mı yaptı? Yanında kavun mu vardı, peynir mi?

Ejderha evde kuyruğu yanmış tazı gibi dört dönüp duruyor. Oturmasını söyleyeni de:
“Kilo vercem ben karışmayın!” atarıyla püskürtüyor. Bir ara sandalyenin arkasına tutunmuş zıplıyor.
“Anne bak ne kadar bacak açıyorum!”  derken zıplıyor ve inanılmaz bir kütürtü patlıyor. Ejderha’nın eklemleri kütürder durur zaten, yapısal bir şeymiş doktorlar öyle demişti. Ama yine Myna bizi gülmekten yaracak yorumu ortaya salıyor:
“Bir gün bu çocuk kendi elinde kalacak!”