25 Mayıs 2019 Cumartesi

KURTARINIZ BENİ


Geçen yazımda Ahkâm beyin hastane macerası vardı. Bu kez şükür hastane macerası yok. Onun yerine bahçe debelenmeleri var. Eski dostlar bilirler, benim evlere şenlik kociş İkram Bey bahçe tarla işlerini çok sever, beni de peşinde sürükler. Sürükler diyorum çünkü zevk için yapılan bahçe işini geçer ve yeterli ekipman olmadığı için eziyete yakın hal alır bizim işler. Ekipman almaya değmeyecek kadar küçük bahçe ama elle çalışılamayacak kadar da büyük… Alın size minik bir paradoks…
Bazı işleri para ile bazılarını ahbaplık hatırına yaptırıyoruz ama erikler kirazlar oldu mu salkım saçak bahçedeyiz. Aşçı, malzemeci, saka, toplanan ürünü satışa hazırlayan eleman olarak ben, merdiven yöneticisi İkram Bey, simultane Kepçe ve her şeye maydanoz Fırtına. Ekip süper, süper de işler beklendiği gibi gitmiyor. Bahçeye gitmeden bir gün önce İkram beye yalvarıyorum bak Kepçe de Fırtına da hasta, yardım edemezler, yazıktır diyorum ama ille de çağır bizi dediler çağırmazsam kızarlar cevabını alıyorum.
Önce Fırtına fırtınalığını gösteriyor. Hazırladığım kahvaltıyı beğenmiyor, kâğıt bardakta su içmeyi beğenmiyor, ekmeği beğenmiyor, milletin havada kaptığı zeytinli açmalarımı beğenmiyor, İkram beyin yeni yaptırdığı merdivenleri, yeni aldığı sepetleri beğenmiyor, İkram beyin ağaca merdiven dayamasını beğenmiyor… Hiçbir şeyi beğenmiyor. Bu şekilde neredeyse akşam etmişiz, tepemizden geçen eğitim uçağına söylenmeye başlayınca sabrımın son kırıntıları da bitiyor. Ellerimi belime dayayıp tepemizde her şeyden habersiz eğitimini yapan pilota:
“Heeey! Sen kimden izin aldın bizim bahçenin üzerinden uçuyorsun bakayım? Bak
Fırtına rahatsız oluyor, eğitimini git başka yerde yap!” diye bağırıyorum. Fırtına sırıtarak:
“He şimdi duydu seni!”
“Madem bizi duymuyor deminden beri sen ne diye söylenip duruyorsun o halde?” (cırcırböceği efekti alayım)
Fırtına biraz ağzı bozuk biridir. Hele de birine kızmışsa, ondan her bahsedişinde bir küfür ekler cümlesine. Yine birinden bahsediyor, bol küfürlü. Onun her küfüründen sonra Kepçe:
“Tövbe estağfurullah! Tövbe tövbe! Allahım sen affet!” diye dualar ediyor.
Sonunda dayanamıyorum:
“Yaaa Fırtına, biraz daha küfretsene!”
“….”
“Cidden, biraz daha küfret!”
“Niye?”
“Sayende Kepçe az sonra uçacak. Az kaldı, ha gayret!”
“O uçacak diye ben cehenneme mi gireyim?”
Bir Adet İkram Bey :)
“Bak, görüyor musun? İşe yarıyacağı zaman nasıl da cennet cehennem diyor. Sabahtan beri küfürlerinle kafamızı şişirirken cehennem yok muydu?”
Kociş altı kardeşin en küçüğü. Rahmetlik kayınvalide nasıl malzeme kullandıysa çocuklarını yaparken dördü defolu olmuş… dördü de astımlı, ikisi koahla boğuşuyor. Biri hastaneyi mesken tutan Ahkâm Bey, Diğeri Fırtına. Doktor ottan ahırdan uzak dur diyor ama Fırtına dinler mi? Bahçede bir sepet erik topluyor, yarım saat yatıyor, yarım sepet  topluyor kırk dakika yatıyor. Kepçe desen üşütmüş, öksürük aksırık, kilimi serdi yatıyor. İkram bey telefonda arkadaşıyla konuşurken “bu işlerin kurduyum ben” diye bir cümle kuruyor. İkram bey telefonu kapatıyor ben ağzımı açıyorum:
“Dokunmayın kurdaaa, işçileri heep hurdaaa.”  Kepçenin de Fırtınanın da sesleri kesiliyor.
Hurdaları… yok Kepçeyle Fırtınayı köye evlerine bırakıp kendi evimize dönüyoruz. Myna bize sofra hazırlama derdinde, Ejderha ise twitterden bir gönderiyi bana gösterme çabasında. Gönderide:
Ölmüşümdür
Yakınlarım:
“O şimdi melek oldu cennetten bizi izliyor…”
O sırada ben: ve ateşin içinden çıkmaya çalışan bir insan videosu var.
Gülüyoruz, yemekten sonra Ejderha almış Din kültürü kitabını eline, diğer elinde telefon bir şeylere bakıp gülüyor.  Çay servisi yapmasını söylüyorum:
“Din kültüründen sınavım var yarın, çalışıyorum, beni rahat bırakın.” Deyince tüm yorgunluğuma rağmen ben yapıyorum çay servisini. Beş dakika sonra Ejderha telefonundan açtığı bir şarkıya yüksek sesle eşlik etmeye başlıyor, ben:
“Ejderhacım, şimdi paçalardan alev alacaksın!” deyince önce paçalarına sonra yüzüme bakıyor, kocaman kulaklıkları takmış telefonundan haberleri izleyen ve onca laf içinden bir tek “alev”i yakalayan İkram bey:
“Merdiven boşluğunda yangın tüpleri var, sana nasıl kullanılacağını öğretmiştim Calimero…” deyince küçük bir kriz yaşanıyor; canım kriz dediysek gülme krizi.
Elif… Küçük, kara kızım Elif… Ben bahçedeyken Myna bakıyor fıstığıma. Kendisi de fıstık kadar bir şey zaten. Ama Myna’yı fena korkutmuş. Bezini değiştirmek için açınca kırmızı kırmızı kaka dolu bezi görünce Myna’nın aklı gitmiş, çocuğun kanaması mı var diye. Beze dikkatle bakınca kırmızı şeylerin vişne olduğunu görmüş, ama küçük çapta bir kalp krizi geçirmesini engellememiş vişneler. Myna elinde kirli çocuk bezi, beni arıyor:
"Anne, Elif'in bezini ne yapayım?"
"Sakla kızım, çeyizine koyarsın."
"Sana soranda kabahat!"
"Beğenmediysen Elif'in anasına ver, o Elif'in çeyizine koyar!"
Bizim bahçeden getirdiğimiz kirazlardan bir tabak koymuş Fıstığın önüne.  Önce kirazları bir seyretmiş, sonra sevinç sesleri olduğunu tahmin ettiğimiz sesler çıkararak tabağın üzerine eğilebildiği kadar eğilip yemeye başlamış. Myna telefonda diyor ki:
“Anne, kirazın birini ağzına koyuyor, sapını koparmaya fırsat olmadan öbürünü alıyor tabaktan. Kaç kere sapın yarısını zor yakalayıp çektim ağzından. Haaa  ha haa ha ha! Anne görmen lâzım. Kiraz tabağına eğilmişti ya, sokaktan çocuk sesleri geldi,
Elif' :)
bizimki mirket!” Fıstık tanesi, çocuk seslerini duyunca şaşkınlıkla dikilip etrafı dinlemeye başlamış. Tıpkı mirketler gibi.
Yağmur yağdığı için bahçeye gitmemişiz, hepimiz oruçluyuz, İkram Bey bir arkadaşından iki yüz litrelik bir akvaryum almış kapıya dayanmış. bana mütemadiyen "Çiçek doldurdun evi, astımım var, nem beni etkiliyor" diyor. polenden şikayet edemiyor çünkü evde açan çiçek yok, hep yaprak, dal. yirmibeş litrelik akvaryumu evden göndermeye çalışırken nem yapıyor diye koca akvaryumu karşımda bulunca susuyorum, konuşsam kalp kıracağım. ama İkram bey arkadaşının yanında aranıyor:
"N'oldu? Sesin çıkmıyor hatun?"
"Sen işine bak. ben şu anda orucumu iç sesimle zedelemekle meşgulüm." 
Bunlar birkaç gün içinde aklımda kalanlardı. Yazı paylaşmadığım uzun zamanda sadece kitap okuyup hasta bakmadım. Filmler de izledim.
Cloud atlas
Sarhoş atlar zamanı
Kaplumbağalar da uçar
Pather Panchali (1955)
Human (2015 yazarsanız daha kolay bulunuyor)
Tohum anlatılmayan öykü
Ulysses’ Gaze (Tekrar izledim)
Forgotten (Kore yapımı film)
Confidential Assigment
The Swindlers
Rudderless film ve belgesellerini izledim. Özellikle Tohum ve human çok etkiledi beni.



12 Mayıs 2019 Pazar

DEHŞETİ YAŞAMAK!


Geldim, geldim... Son postumdan sonra birkaç gün uğrayamadım, sanırım bir süre böyle devam edecek. Olsun hiç yoktan iyidir.
Ahkâm bey, hala hastanede. Zaten kırk beş kiloydu, şimdi düşmüş kırka. Hali mecali yok, konuştuğu zaman duyulmuyor sesi, adamın bir çenesi düşmüş sormayın. La bi sus bi sus!!! Hadi bize acımıyorsun, kendi olmayan canına da mı acımıyorsun herif diyecek bir babayiğit çıkmadığı için onun mıy mıy konuşmalarına sabırla katlanmaya çalışıyorlar.
Ahkâm beyin kızı Yamsin, kendi kızını bir okul etkinliğine götürecekmiş, aman yenge, canım yenge diye yalvar yakar beni Ahkâm beye birkaç saatliğine bakmam için çağırdı. İkram bey de sağ olsun yeğenlerini pek sever, mümkünse gönüllerini yapmak ister. Neyse biz gittik, Yamsin kızı Berre’yi alıp çıktı. İkram bey Ahkâm Beyin oğlu Mami’yi arıyor, ses yok; İkram bey arıyor kapı duvar… Akşamüzeri geldi beyimiz, gözler Japon balığı gibi şişmiş, suratta meymenet namına bir şey yok, doğru görümcem Kepçenin yanına gidip söyleniyor: “Bi uyutmadınız yaf..” Bunu duyan İkram Bey açıyor bayramlık ağzını…
“Sen uyu diye taa İzmit’ten kalkıp geldik, hem yengem nasıl baksın benim babama deyip utanacağına bir de bize posta mı koyuyorsun hıyar?!!” Ses seda yok, cırcır böceği efekti alayım buraya…
Doktor günlük ziyaretini yapıyor, Ahkâm beye: “Amca böyle   yiyeceksin. Kasların iyice erimiş bak, kilo alıp güçlenmen lazım yoksa seni buraya demirbaş yazacağız.”
olmaz; et, yumurta yiyeceksin, fındık, ceviz,
“Mıy mıy mıy mıy…”
“Bak kuvvetsizlikten sesin çıkmıyor, seni duyamıyoruz.”
“Tuvalete gidebilsem yeter, bir şey istemiyorum…” diyor simultane tercüman Kepçe hanım.
“He amca he, hayat tuvalette zaten. Az gayretli olacaksın ama sen hemen koyuveriyorsun kendini. Azıcık dik dur, ben bunu yaparım de. Sen kendini bu kadar salarsan doktora değil imama ihtiyacın olur. Hadi bir gayret et, topla kendini, önüne konulanı bitiremesen de elinden geldiğince yemeye gayret et.”
“Mıy mıy mıy…” Tercüman Kepçe Hanım: “Canım almıyor, ağzımda büyüyor lokmalar…” Doktor bakıyor laf anlatamayacak daha fazla dinlemeden çıkıyor, kapıda İkram beye:
“Bu hastayla Allah size kolaylık versin” deyip geçiyor. İki günlük sürünmenin ardından eve geliyorum.
Elif bende. Oynuyor, cilve yapıyor, bir ara ıkınıyor. Ikınması bitince Myna alıp kızı diğer odaya gidiyor bez değiştirmeye. Ben yapayım diyorum, olsun ben yaparım deyip yiğitlik gösteriyor. Birkaç dakika sonra Elif mutlu gülücükleriyle salonun kapısında beliriyor ama Myna ortada yok. Bir kez sesleniyorum, cevap yok, bir daha sesleniyorum. Myna banyodan ellerini yıkayıp çıkmış ama söylenecek çok sözü var:
“Anne? Anası bu küçük zilliye ne yedirmiş yahu? Bezi bir açtım, gözümden yaş bile gelemedi, daha çıkamadan kurdu? (Elif’e hitaben) Kız? Anan sana insan mı yediriyor ne yapıyor? Dehşeti yaşadım vallahi..”
Annesi Elif’i alırken soruyorum:
“Ne yedirdin kız bu çocuğa?”
“Niye? N’oldu ki? (Şöyle bir evin içine doğru kokladıktan sonra) Ay abla ev ne kokuyor?”
“Kızının boklu bezi!!! Ne yedirdiysen çocuğa iki poşete sardım, gene ev koktu, al kızını da çöpü atayım. Bayıldım kokudan. ”
“Ha ha ha ha! Ay akşam mantı yapmıştım. Sarmısaklı sarmısaklı bir yedi ki sorma. Çok sevdi mantıyı.”  Bunları söylerken bir de sırıtıyor ya gırtlağına yapışasım geliyor ama ne çare ses etmiyorum.
Elif uykudan yeni uyanmış, mahmur mahmur kucağımda yatıyor. Myna kızı kucaklayıp salonun ortasında döndürüyor, zıplatıp dans ediyor. Elif solucan gibi kıvranıp yere bıraktırıyor kendisini, Myna’dan kaçarken de Ejderha’ya tosluyor. Myna:
“Küçük ayyaş! Süt sende kafa mı yaptı? Yanında kavun mu vardı, peynir mi?

Ejderha evde kuyruğu yanmış tazı gibi dört dönüp duruyor. Oturmasını söyleyeni de:
“Kilo vercem ben karışmayın!” atarıyla püskürtüyor. Bir ara sandalyenin arkasına tutunmuş zıplıyor.
“Anne bak ne kadar bacak açıyorum!”  derken zıplıyor ve inanılmaz bir kütürtü patlıyor. Ejderha’nın eklemleri kütürder durur zaten, yapısal bir şeymiş doktorlar öyle demişti. Ama yine Myna bizi gülmekten yaracak yorumu ortaya salıyor:
“Bir gün bu çocuk kendi elinde kalacak!”

3 Mayıs 2019 Cuma

YAZAMAYINCA OKURUM BEN DE




Uzun zaman yazmayınca ne kadar çok konu birikmiş ama bir o kadar da güncelliğini yitirmişler.  Olsun, ben yine de anlatacağım. Hastanelerde zaman geçmek bilmez ya hani, işte ben o geçmeyen zamanı geçirmek için kitap okurum. İyi gelir bana. Normalde de Myna’nın “Anne insan gibi oku şu kitapları, ne zaman başladın ne zaman bitti anlamıyorum. Korkutuyorsun bak!” diye takılmalarına maruz kalmışlığım çoktur.   
Bu sefer takılmak değil resmen engellemelerle karşılaştım.   İkram Bey’in büyüğü olan kaynım Fırtına ne zaman elimde kitap görse tepemde dikilip: “Öğrenci misin sen? Kadın kısmı kitap mı okurmuş? İkram seni çok şımartmış, ben olsam görürdün sen… bla bla bla”
Nereye gitsem adam ecel gibi peşimde… Hani bir çizgi filim vardı, Vikingler diye, işte bir çocuk vardı o çizgi filmde: Viki… Burnunu şöyle bir kaşır ve hoop bir fikir bulup babasıyla diğer arkadaşlarının kurtarırdı. İşte ben de burnumu kaşırken fikir gelip beni buldu: kitapları telefondan okumak… Ama önce telefona kitap indirmek...
Hemen Balkız’a kitap indirme sitesi sordum, sen uğraşma bana yaz isimleri ben sana göndereyim dedi. Canımdır kendisi ama haberi yok, şımarmasın diye…
Aziz Nesin’in Sizin memlekette eşek yok mu
Ölmüş eşek
Şimdiki çocuklar harika
Andre Gide’nin Ayrı yol
Atilla İlhan Bıçağın Ucu
Bilge Karasu Ne Kitapsız Ne Kedisiz
Buket Uzuner Kumral Ada Mavi Tuna
Charles Bukowski Sıradan Delilik Öyküleri
Christophe Andre&Muzo: Arızalı Tiplerle Mücadele Rehberi ki bunun yanına “kendine katlanabilesin diye” diye not düşmüş,
Erich Von Daniken Tanrıların Arabaları
Tanrının ayak İzleri
Feraye Sünev Çokgürses Bacak Arasından Türkiye ve
Frederic Gros Yürümenin Felsefesi kitaplarını bana gönderdi. Bunları bitir geldikleri yerde daha çok var diye de beni kışkırtıyor.
 Evde olduğum sıralarda Elif’le uğraşmak inanılmaz iyi geldi. Güzel bir bebek değil ama doğumundan hemen sonra ilk kucaklayan bendim diye midir bilmiyorum kızı yüreğime sokasım geliyor. Ama küçük zilli, o da az cilveli değil hee…
427 birkaç günlüğüne gelmişti. Elif 427’yi  görünce kafayı eğdi ama kaşlarının arasından 427’ye bakıyor.  427gel diye çağırdıkça muhtar adayı gibi ellerini arkasında kenetledi, suratında “ben bunla oynarım ki, ama önce biraz utanayım” sırıtması… Myna hepimizi gülmekten ağlatacak müdahalesini gerçekleştiriyor:
“Mıktar, gel! Gel mazbatanı vereyim.” Bizim kahkahalarımızdan iyice utanan Elif soluğu benim kucağımda alıyor.
Sümüklü Elif
Elifin burnu akmış, sildirmemek için savaşsa da tabii ki kaybediyor ve sinirinden ağlıyor, Myna çocuğu alıp avutmak için uzansa da Elif avcı görmüş sincap gibi boynuma dolanıyor. Myna:
“Yalnız Elif hanım hatırlatırım burnunu bıcıklayan ben değildim, koynuna kaçtığın teyzendi.” Çocuk şöyle bir bakıp ciddi“Bıy” diyor. Bunu duyan Myna sözlü yapan öğretmen edasıyla:
“Bıy! Bıy nedir? Bana bunu açıkla Elif Hanım. Temellendir bana “Bıy” nedir? Evet dinliyorum?” Elif mi yapıyor o sırada? Benim küpemi kulağımdan yolmaya çalışıyor. 
427 Elif’le oynarken bir ara salondaki büyük pufun üstünde zıplatıyor çocuğu. Elif zevkten dört köşe, bir ara neden dermiş gibi bir ses çıkarıyor, 427:
“Alın çocuğu benden, zavallı hayatı sorguladı: Neden… Vallahi neden diye hayatı sorguladı velet!” diye söylenip durdu.
Annesi her gün yedirmem için tepside çeşitli yiyecekler hazırlayıp veriyor. Bir gün Elif’e bir gün birkaç lokma kızarmış patates yedirdim. Evde kusmuş. Annesi:
“Lütfen kızartma verme bir daha, ben onu doğal besliyorum.” Deyince ne diyeyim tamam dedim. Bana doğal beslenme diyen annesi kâh salam, kâh sosis veriyor, bazen de çikolata… Bunu gören Myna da İkram Bey de dalgalarını geçiyorlar:
“Amma doğal besleniyor çocuk.”
“Anası çok doğal besliyor kızı çok…”

25 Nisan 2019 Perşembe

SEBEBLERİM VAR; CİDDEN




En son mayıs ayında yayın yapmışım. Neredeyse bir yıl olmuş…  Vallahi şimdi hesapladım da kendim de şaştım . Bu kadar ara verilir mi diye kendimi bir temiz azarlayıp geliyorum. Bekleyiniz…
Sırasıyla anlatayım. Bilenler bilir benim evlere şenlik kociş, ki yeni takma isimler de buldum kendisine, birkaç yıl önce ciddi bir ameliyat geçirmişti. Bu ameliyat sonrası bağışıklık sistemi çöktüğü için eşek anırsa hasta, kurbağa vaklasa hasta, haftaya yağmur yağacak deseler o şimdiden hasta. Kısacası neredeyse sürekli hasta.
Eşimin ağabeyi Ahkam Bey vardı ya hani, sen hasta olursun da ben olamam mı deyip benimkiyle yarışa girmesin mi? Adam son evre KOAH hastası. Evin yolunu unuttu hastanelerde yatmaktan. Sana ne diyebilirsiniz de eşi ki eltim olurdu kendisi, iki yıl önce adres değiştirdi. Artık kendisini mezarlıkta ziyaret ediyoruz.
Sülalenin elinden iş gelecek kadınları nasılsa Calimero var diye
Elif... ama ben ona Zilli diyorum.
 koşa koşa öbür tarafa gidi gidiverdiler. Yedi kocalı Hürmüz gibi dua da etmedim ki bana üç tane üç yetmez beş tane, o da yetmez yedi tane hasta ver diye ama saklambaç ebesi gibi her yanım hasta doldu.
Karşı komşumun Balarısı kadar bir bebeği vardı hani ya: Elif kızım… Eylülden beri annesi işe gidiyor ben Elife bakıyorum. Bir buçuk yaşında oldu velet ama işte peşinden koşturuyor beni.
Sol elim bileğimle birlikte şişiyordu. Ağrı da başlayınca İkram Beye sen hele az bi dur deyip kendim için gittim hastaneye.  Kompres uygula der bir iki ilaç verip gönderir diye düşünürken sol elimi dirseğime kadar alçıya almasın mı? Bileğimde zorlanma varmış, başparmağımı sabitlemek gerekiyormuş. İşin kötüsü ben solağım ve sol elim alçıya alındı. Üç koca hafta alçıda kaldıktan sonra çıkardılar alçıyı. Sonuç mu? Elim alçıya alındığı zamandan daha şiş halde çıktı alçıdan. Bir de alçıdayken ara sıra ama şiddetli ağrıdı. Şimdi ise başparmağımı sabitleyen bir bileklik kullanıyorum.  Gün içinde mümkün olduğu kadar uzun süre takmam gerekiyor. Bileğimdeki zorlanma yüzünden birçok şeyi yapmamı yasakladı doktor. Yasaklar arasında klavye de var.  
Tansiyon ilaçlarımla başım beladaydı. Halâ belada. Son ilacım sık sık çarpıntı yapıyor. Dahiliye doktoruna gittim yine. Çarpıntı deyince “Abla sen bir kardiyolojiye görün” deyince tuttuk kardiyoljinin yolunu. Kardiyolog ultrasonla baktı, dinledi, izledi… Bir sürür ilaç değiştirdiğimi önündeki ekrandan da görünce sebebin sordu. Her ilacın başıma getirdiklerini anlattım. Biraz düşündü. Biraz daha düşündü. Biraz daha düşünecekti ki dışarıdaki hastaların seslerini duyunca:
“Hanımefendi, kalbinizde de, damarlarda da bir sıkıntı yok. Ancak şans mıdır şanssızlık mı bilemem ama fazlasıyla hassas bir bünyeniz var, bu yüzden ilaçlara tepki veriyorsunuz.” Deyince:
“ E peki bu çarpıntıları n’apıcaz?”
Temsili İkram Bey!!!
“Katlanacaksınız efendim. Beş grup tansiyon ilacı var ve siz artık sonuncu grup ilacı kullanıyorsunuz. Bundan sonra sizin durumunuza göre ağır ilaçlar var. Gerek yok zorlamaya.” Deyip beni postaladı.
Bir de ikram beye bir haller oldu, telefonu ya da bilgisayarı ne zaman açsam garip bir biçimde söyleniyor.  Müdür Kanuni Süleyman, ki İkram beyle de tanışıyorlar, benden övgüyle bahsetmiş. Okul aile birliğine gir diye başımın etini yiyen adam şimdi de niye çıkmıyorsun diye yiyor. Okul etkinliği senimerdir, bilim fuarıdır, gezidir filan niye gidiyorsun, gitme demeye başladı. Myna ile paylaştığımda: Yapacak bir şey yok, sabredeceksin diyor.

5 Mayıs 2018 Cumartesi

NE TARAFA UTANAYIM?

     Sebepsiz yere bu kadar ara verdikten sonra utanmadan nasıl karşımıza çıktın demeyin. Ne tarafa utanayım onu gösterin. Defalarca bilgisayar başına oturduysam da yazdıklarım hep yavan, anlamsız geldi. boş şeyler yazmaktansa hiç yazmamak daha iyidir diyerek yazmadım bende. 
       Bu kadar boş zamanı nasıl değerlendirdin diye soracaksınız; sorunuz efendim. Sormanızda hiç bir beis yoktur. Paşa gönlünüz nasıl isterse öyle sorunuz. 
       Öğretmenler gününde komşuma sezaryen olduğu için refakat etmiştim ya hani. İşte kızım büyüdü, oldu kocaman.
Elif  Can  kızım....
               
 İkram Bey'in ağabeyi Ahkâm Bey, kızı Yamsin on günlüğüne Almanya'ya gittiğinde hastalanıverdi. Bilin bakalım refakatçisi kimdi? Tabii ki ben! Başka kim olacaktı ki zaten?Evde misler gibi yemekler varken hastane yemeğine talim etmek de bir işkence yöntemi olarak kayıtlara geçirilmeli bence....
Diğer hasta yakınına verdiğim hastane yemeği...
       Okul aile birliği çalışmalarımız son hız devam ediyor. Okulumuzda koridorları sokaklara çevirdik. Edebiyat sokağı, İngilizce sokağı, matematik sokağı, satranç sokağı yaptık. Speaking Cafe yaptık, kafemizde sadece ingilizce konuşma kuralı uygulanıyor. okulun bahçesindeki ağaçlara çocukların satın alıp boyadığı kuş evlerini astık. Cumhurbaşkanının yaptığı gibi toplu açılış töreni düzenleyerek ele güne gösterdik.
       
Şiir gecemizden bir kare...
     Şiir gecesi düzenledik, kariyer günlerimiz oldu. Bu yazıyı paylaştıktan sonra "Aaa! Bu da vardı yazacağım yahu"  dediğim şeyler olacak... O zaman da ben bizzat kendimi sizlerin yerine azarlayacağım...

Bunca çalışmayı yaparken de okulda çocuklarla iç içe günler, saatler geçirdik ve bana da bir sürü malzeme çıktı haliyle. Ama onlar başka yazıya artık. 
         

7 Şubat 2018 Çarşamba

HAYAT BİZE Mİ GÜZEL?

5 Şubat Pazartesi itibarıyla Myna, özel eğitim okulunda sözleşmeli de olsa öğretmen olarak göreve başladı. Bunu 427’ye haber vermeyi mi kızı gıcık etmeyi mi planlamış anlayamıyoruz:
“Pazartesi işe başlıyom kız meendiz.”
“Nerde başlıyorsun?”
“Özel eğitim okulunda…”
“Oradaki çocukları kıskanma sakın senden daha zekiler diye…”
“Ehe ehe ehe, meendiz şaka yaptııı!”  Mühendis yerine meendiz denilmesine sinir olan 427 telefonu ablasının yüzüne kapatıyor.
Babasıyla gezmeye çıkmış olan Ejderha, ablasının kendi okuluna bitişik okulda görev yapacağını duyunca:
“Arada gelirim yanına, korkma!”
“Yalnız bu kim diye sorarlarsa “bu okula gelecekti ama yanlışlıkla yan tarafa kaydedilmiş, gerçek yerini arıyor” derim ama.” deyince kızıp odasına kapanıyor.
Haberi alan İkram Bey’se başka âlem… Salonun ortasında garip dans figürleri sergilemeye başlayınca ben:
“Annem, babanı da sizin okula kaydettirelim.”
“Yaşı geçmiş derler kıızz.” diyen Myna’ya cevap veriyorum:
“Siz onun boyuna bakmayın, ellibeş gösterse de zeka yaşı üç dersin. İnanmazlarsa ben gelir ikna ederim onları.”

Ahkâm bey, tekrar Myna’dan arabayı istemiş, Myna anahtarı vermiş ama arabada sekmemek için çareyi “benim işim var” deyip kaçmakta bulmuş. Akşam arabayı almaya gittiğinde artık Ahkâm bey nereye sürttüyse arabanın burnunda küçük bir sıyrık görüyor. Telefonda 427’yle konuşurken durumu anlatınca 427’nin yorumu:
“Voldemort gibi araba; burnu olmayan arabada nerde burun bulmuş da sürtmüş ki amcam?” oluyor.

Burnu sürtülen arabanın ön tamponu tek taraftan yerinden çıkmış, bizimki de tamirciye götürmek yerine telle kabloyla bağlayarak tutturmuş tamponu ama hafiften yamuk görünüyor. Şöfer görünce kafasını yana eğip bakıyor arabaya, çünkü olanlardan haberi yok…
“Abla; arabaya n’olmuş böyle?”
“Yüz felci geçirmiş…”

427 ile dip dibe oturmuş fokurdayan Myna’yı kızdırıyorum. Tepkisi şahane:
“427’yi kaldırıp kafana atasım var!”

Hava durumu haberlerinde dolu yağacak uyarısı yapılmış, Kızçe’nin kocası da bir çarşafı arabanın üzerine serip fazlalıkları da kapılara sıkıştırarak tedbir almış! Bunu gören İkram Bey’le Han Kapısı da tedbir alma gayesiyle arabaları bir sarıp sarmalamışlar, Afganistan’da kadınlar öyle sarınıp sarmalanmıyorlar… Sonuç: Dolu yağmıyor ama şiddetli rüzgârla birlikte yağmur yağıyor, arabaların üzerinde ne varsa savurup götürüyor; Kızçe’nin arabasında ise durum felaket; kapılara sıkıştırılan çarşaf emdiği bütün suyu arabanın içine sızdırıyor. Koltuklar Eber Gölüyle yarışacak kadar ıslak…

Ejderha “beni seviyor musun?” sorularına devam etmekte.
1)  “Anne kıııızz, duydum ki beni çok seviyormuşsun?”
“Kim söyledi o kuyruklu yalanı?”
2)  “Annecim annecim annecim, beni ne kadar seviyorsun?”
“İğne ucu var ya, he işte onun milyonda biri kadar.”
“Çok şükür, baya çokmuş!”
3)  “Anne beni seviyormusun?”
“Kızım bana yalan söyletip durma, çarpılacağım senin yüzünden.”
“Boşuna mı sorup duruyorum ben?”
“Pisliiiikkk!”
“Hehehe!”