22 Temmuz 2017 Cumartesi

Ağlamak da var gülmek de

Ağlamak da var gülmek de
     Neler gördük neler yaşadık.   Anlatmaya nereden başlasam bilemedim valla. Öncelikle bizim 2 Numara bana refakatçilik yaptırmamakta o kadar kararlıydı ki bu uğurda kalkıp öbür tarafa gitti. Birbirimize girdik çıktık, ağlaştık sızlaştık; akşamları mevlitler okuttuk.
     Bu mevlitlerde yetmişyedi buçuk türlü insanla haşır neşir olduk, anlatmazsam olmaz :)
Misafirlerden biri onbeş aylık bebeğini yedirirken kaşığı nasıl becerdiyse çocuğun gözüne soktu. Bildiğin çocuğu gözünden beslemeye çalıştı. Temizledik pakladık oğlanı, saldık salonun ortasına oynasın diye. Bir kaç dakika sonra oğlan koltuğun kumaş kolçağını dişlemiş çekiştiriyor. Bunu gören anası söyleniyor:
    "Oğlum, gözünü bile doyurdum, bırak koltuğu yemeyi."
    Uzak akrabalardan yıllarca Almanyada çalışmış, eşinin ölümü üzerine kesin dönüş yapmış bir amca elinde eşyalarını koyduğu market poşetiyle taziyelerini sunuyor. Poşeti sapından da tutmamış, iki sapı bir arada toplayıp biraz altından sıkmış. Elimde olmadan söyleniyorum:
    "Amca poşeti gırtlaklamışsın ya hu!"
    İki hanım komşu eltimin durumunu birbirlerine anlatıyorlar. Kırmızı kazaklı olan:
    "Az daha ameliyat olmasa kalbi bomba gibi patlıycaaamış." Diğeri bilmiş bilmiş karşılık veriyor:
    "Yok canım, kanı pırtılaşmış, pırtı önce kalbe gitmiş. Sonra da beyne, pırtıyı atamamış, ölmüş."
    Diğer odada rahmetli eltimin ablası oturmuş dalgın dalgın düşünüyor. Beni görünce:
    "Ah gelino ah! Mezarı da ne derin kazmış insafsız mezarcı! 2 numara ebbedi çıkamaz oradan!" deyince dudaklarımı kanatırcaaına ısırıyorum ki "orada kalacak zaten, çıkmıycak" dememek için.
   

 

24 Haziran 2017 Cumartesi

Yatacak Yer Meselesi

Yatcak yerim yokmuş… Öyle diyorlar, ben diyenlerin yalancısıyım…
Bu laf ebesi yer cücesi Calimero’nun başına gelenler var ya… Sabır taşını çatlatır işte o başa gelenler ama dinleyenler bana diyorlar yatacak yerin yok diye. Eskiden sinirden kulaklarımdan ateş çıkardı, şimdi düdüklü tencere gibi tısıl tısıl tıslıyorum…
Eltim 2 numara kalp ameliyatı olacak, ben de refakatçisi olarak yanında olmayan boyumu gösterecektim. Kadın ameliyat oldu olmasına da ben boy gösterme aşamasına geçemedim bir türlü. Çünkü kadın yoğun bakımlardan çıkamadı. Öksürmesi, nefes egzersizleri yapması gerekiyormuş. Malumdur ki ameliyat yeri ağrıyor, yapmamış, salmış koyvermiş… Öyle Memik efendinin koca öküzü gibi salmış kendini yatıyor. Eltimin oğlu Mami geçen akşam beni görüntülü aradı, annesini de gösteriyor.
“Yengeee! Nasılsın?” diyorum, gözler şöyle bir oynuyor ama o istif hiç bozulmuyor.
“Kııız, pofidik! Bi el salla da görelim!” diyorum, gözlerini deviriyor... benim de tepem attı mı ne ağzıma sınır var, ne laflarıma denetleme:
“Lan! Kaynanamın gelini! Kız kalk bi artık! Bu ne be; millet bi 15 temmuzda böyle nöbet tuttu, bide senin başında! Yeter keyif yaptığın, kalk bi çay demle, ben de keki kaptım geliyom!” Telefonu kapattık. Ertesi gün arayıp sorayım dedim. Sabah yine yoğun bakıma almışlar, uyutuyorlarmış. Tiroid değerleri çok yüksekmiş, bir türlü düşmemiş, doktorlar da yoğun bakıma almışlar.
Evdekiler başladı bana “Kadın canıyla uğraşıyor senin ettiğin laflara bak! Yatacak yerin yok he!”
Taşınan Menekşenin dairesini alan çift taşındı, yerleşti. Beş yaşında uzaktan tatlı mı tatlı bir oğulları var. Kapı komşu olduk ya, merdiven boşluğunda karşılaşınca hal hatır soruyorum, oğlanın adının falan soruyorum, çocuk bana:
“Salaksın sen!” demez mi, öylece, dümdük… Annesine bakıyorum ki uyarsın, kadın sadece gülümseyerek çocuğa bakıyor. Yürüdüm gittim. Ertesi gün yine karşılaştık, anneyle konuştuk falan oğlan yine “salaksın sen” deyip de annesi de uyarmayınca:
“Ne ayıp! Kimseye salak denmez. Senin gibi yakışıklıya hiç yakışmıyor!” dedim. AYYYY! Oğlan bir başladı ağlamaya, bildiğin kriz geçiriyor. Her şeye maydanoz bir komşu var, ben pek muhatap olmam kendisiyle; yanımızdan geçerken bana:

“Ağlattın el kadar çocuğu, yatacak yerin yok!” deyiverdi.

Dellenecem de korkuyorum biri daha çıkıp yatacak yerin yok derse ümüğüne sarılacam, al başına bela; hayır bi de adam ümükledim diye gerçekten yatacak yerim olmıycak…   

13 Haziran 2017 Salı

Mishima...

Bir süre önce avm.de kitap reyonlarına bakarken İsrailli yazar Eli Amir’in kitabı çarptı gözüme. Sonra da bir flaş çaktı…
Lennn… Okuyoruz diye bol keseden sallıyoruz ama, ne okuyoruz, birkaç yerli yazar, rus ve Avrupa klasikleri, Amerikan popüler kültür, arada bir de kuzeyli yazarlar.

Eee! Hani Ortadoğu, hani hint, Japon, ve daha diğerleri? Olmaaazzz. Olamaz efendim. Hemen bir araştırma haleti ruhiyesine daldım, daha doğrusu dalmaya çalıştım. Ooooo! Kimler yok ki? Haruki Murakami mi dersin, Yukio Mişima mı dersin, Osami Dazai mi, Ryunosuke Akutagava (ki adına ödül bile veriliyor)mı ararsın.

Daha başka coğrafyalara da girdim çıktım ama onlar başka bir posta inşallah. Bu Japon yazarlardan en çok ilgimi çeken Yukio Mişima oldu.

Japon geleneğinde ölüm gayet normal karşılanıyor. Soylular gerektiğinde seppuku yaparken, halktan kişiler hara kiri yapıyor. Temelde ikisi de aynı şey ama, seppuku karnı yarmak, hara kiri ise deşmek anlamında. İlla ki bir kast farkı olacak yani.

İşte bu Mişima da Samurai aileden geliyor ve samırai kültürüyle fazla haşır neşir büyüyor.

Herifçioğlu yazmış da yazmış. Ben Bereket Denizi serisini oluşturan dört kitabı okudum, anam yok böyle bir şey. Zaten adam bereket denizi serisini bitirdikten sonra seppuku adı altında kendini suşi gibi doğrayıvermiş.

Bereket Denizi serisini oluşturan Bahar Karları, Kaçak Atlar, Şafak Tapınağı ve Meleğin Çürüyüşü karamsar, vurucu anlatımıyla ürkmüş bir kedi gibi sinip kalmanıza yetiyor.

“Okumak yüreğin besinidir.”
“Kâr, zamanın engin ovasında yosun gibi çoğalır. Onu sonsuza kadar kovalayamayız. Çünkü zaman bizi durmaksızın yokuş aşağıya, bir uçuruma doğru yönlendirmektedir.”
“İnanılmayacak kadar sıradan bir genç kızla bir düşünür aynıdır; her ikisi için de en küçük, en önemsiz şey dünyayı silip süpüren bir kuruntuya dönüşebilir.”
“Bellek, düşsel bir ayna gibidir. Bazen şeyleri görülemeyecek kadar uzakta, bazen de yanı başımızdaymış gibi gösterir.”

“Tarih gerçeği biliyordu. Tarih, insanoğlunun ürettiği en insanlık dışı üründü.” Dörtlüden en beğendiğim cümlelerden bazıları. Okumak ya da okumamak size kalmış. Hadi bana hoşça kal…



2 Haziran 2017 Cuma

Bizden...


Acı acı çalan kapı ziliyle zıpladıktan sonra açtığımız kapıda karşımızda elinde telefonuyla yeni güvenlik görevlimizi buluyoruz. Adam vadzaptan kızına bir foto yollayacak ama teknoloji özürlü olduğu için beceremiyor. Yeni olduğu için de bir İkram beyi tanıyor henüz, bir umut bizim zile çöküyor bu yüzden. Myna telefonu alıp adamın istediği işlemi yapmaya çalışırken adam da bir yandan direktif veriyor:
“Oraya çökecen, yok buna çökecen. Bi de o yandaki yere çökecen.” Adam tuşa basacan demek yerine çökecen diyor, Myna gülmemek için kendini zor tutuyor.

Yine aynı güvenlikçi site girişine taktırılan inip kalkan bar için:
“Abey yav, bu oynak gapıyı nerden buldunuz? Düümesine çöküyom çöküyom beni diynemiyo!” Barın kumandasının pilleri zayıflamış, algılamıyor, bu da diynemiyor diye dert yanıyor.

İkram beyle bahçedeyiz. Genç fidanların diplerini çapalayıp temizliyoruz. Cengiz Topel hava alanı çok yakınımızda, eğitim uçakları tepemizde alçaktan daireler çizip duruyor. İkram bey bir ara yerdeki taşları alıp tam bahçenin dışına atacak, panikle:
“Dur dur atma!” diye bağırıyorum. Bağırmamla ürken adam elimdeki taşları yine bahçeye düşürüyor ve soruyor:
“N’oldu hatun?” İkram beyin arkasından üzerimizden geçmek üzere gelen uçağı işaret ederek:
“Uçağı düşüreceksin!” diye sırıtınca koca bir toprak topağını bana doğru savuruyor.

Okulda kermeste aile birliği üyeleri olarak görev yapıp kermesi başarıyla bitirmişiz. İki oğlan sıraların üzerine bile akmış yağların içinde yüzen mangallardan birini araba bagajına koyabilmek için okul formalarını batırmadan büyük çöp torbasına koymaya uğraşıyorlar. Uzun uğraşlar sonunda mangalı tam torbaya koyuyorlar, oğlanlardan biri torbayı yine yağlı sıranın üzerine bırakıyor. Diğer oğlan hayal kırıklığıyla karışık öfkesiyle ergenlik çatlağı sesiyle bağırıyor:

“Oolum nabıyon ya? Beynin nereye firar ettiyse bul da gel! Diğer oğlan arkadaşının neden bu kadar kızdığını çözememiş gibi bakınca:
“O koca kafada hiç mi beyin yok? Düşürdün mü, çaldırdın mı n’aptın? Git müdüre sor bakalım beyin bulan var mı?”

Okulda iki Süleyman hoca var, biri müdür;  yardımcı müdürümüzün adı ise Rüstem. Aile birliği toplantısı için okula gidiyorum, kapıda nöbetçi öğrenci deftere yazıp imza almak için soruyor:
“Kimi görmeye geldiniz?
“Süleyman beyi göreceğim.”
“Hangi Süleyman’ı?”
“Kanuni Süleyman’ı, sonra da Zal oğlu Rüstemle görüşeceğim.”
“……?”



29 Mayıs 2017 Pazartesi

Bizden

Tansiyon ilacı kullanmaya başladığımdan beri yaşam kalitem büyük oranda düştü. Yan etkileri fazlaca rahatsız edince iki üç ayda bir gidip ilacı değiştiriyorum.
Bla bla bla.
Yine ilaç değiştirmek için doktorun yanındayım. Şikâyetlerimi söylüyorum. Doktor ekrandan bakıp:
“Abla, senin ilacı birkaç kez değiştirmişiz zaten?”
“Biliyorum, ben de oradaydım da bu ilaç küçük tansiyonu normale getirdi de büyük tansiyon da yerlerde, bolumu bırak kafamı kaldıramıyorum.” İkram bey dalgasını geçiyor:
“Bu kaçıncı ilaç hatun? Sana verecek ilaç kalmadı. Sana yarıycak ilacı daha üretmediler.” Doktor da şakacı, neşeli bir beyefendi, katılıyor İkram Beye:
“Son ilacı yazıyorum abla, başka çeşit kalmadı bak ona göre…” Kapıya doğru yürürken bir yanda:
“Brütüs, n’olcak!” diye söyleniyorum. Doktorla yanındaki memurun kahkahaları koridora taşıyor.

Otobüsteyiz. Ben bir bayanın yanındaki boş yere oturuyorum. İkram bey de tek koltuk sırasında en arka koltuğa oturuyor. Önündeki tek sıra beş koltukta da nasıl bir denk gelmeyse arka arkaya beş tane adam oturuyor ama hepsi de kel. Birkaç durak sonra yanımdaki bayan otobüsten inince İkram beyi yanıma çağırıyorum. Önce gelmek istemiyor ama benim gülmemek için dudaklarımı kemirdiğimi görüyor ve merak galip geliyor.
“N’oldu hatun? Ben iyiydim orda.”
“Yok” diyorum, “Gitme otur yanımda.”
“Korkuyor musun yoksa?”
“Keller birliğini bozmandan korkuyorum, evet!”

Ejderha sabrımı sınıyor. Son zamanlarda sürekli kavga modunda konuşuyor bizimle. Tehtidvâri cevaplar, ters ters bakışlar, sinir bozucu gülmeler falan… Sonunda sinirim zıplıyor ve açıyorum ağzımı:
“Bana bak! Kafadan bakalı olmak istiyorsan az biraz daha yaklaş bana. Sınırlardayım, çok az kaldı!”
“Ne diyon anne?”
“Bacaklarını ayırırım diyorum. Kalamar gibi kafadan bacaklı olursun!” Kahkahalar eşliğinde Ejderha derdini anlatmaya başlıyor ve birlikte çözüm arıyoruz.

Kardeşim Tenbelağa’yı nisanın yirmi ikisinde sözledik. Tam onbeş gün sonra beni aradı. Tophane kabadayısı edasıyla:
“Abla!!!”
“Efendim Tenbelağacım.”

“Ben sözü atacam.”
“………….”
“Abla! Ablaaa! Orda mısın kız?”
“Kız anandır! Niye sözlendin, niye sözü atıyosun?” birkaç gerekçe sayıyor ama bana göre geçerli değil bu gerekçeler söz atmak için. Biraz da büyük olmanın verdiği sorumluluk yüküyle yapıcı olamaya çalışarak konuşuyorum, hiç değilse bir süre daha beklemesini söylüyorum ama bizimki inada binmiş bir kere.
“Yok” diyor. “Karalıyım sözü atacam.” Söz yapılmadan önce çok dil döktüm, acele etmeyin ikiniz de daha çok gençsiniz diye ama dinletemedim. Anlıyorum ki şimdi de dinlemeyecek:
“Yardır Saldıray! At sözü, yüzüğü. Ne yapayım!” deyip telefonu kapatıyorum. On beş gündür hala sözü atacak.

Okulda kermes yapıyoruz. Çocukların getirdiği, bizim okul aile birliği olarak esnaftan ve kendi evimizden getirdiğimiz yiyecekleri satıyoruz. Okulun önüne bir Porsche yanaşıyor. İki oğlan hayranlıkla bir kız boş bakışlarla arabayı inceliyorlar. Kız oğlanların hayranlığına bir anlam veremiyor ve:
“E, bu da araba işte!” deyince oğlanlardan biri:
“Kızım bu Porsce Porsche!” diye açıkladığını zannediyor. Kız yine anlamayarak:
“İşte ben de onu diyorum. N’olmuş Porsche’yse?”
Diğer oğlan lafa dalıyor bu kez:

“Bu arabanın anahtarını koysan kaldırıma o bile senden hızlı gider!”


20 Mayıs 2017 Cumartesi

Benden Bizden-2

 BENDEN BİZDEN-2
Her ne kadar sıkıntılı günler geçirsek de evimizde her daim birbirimizi neşelendirmeye çalışırız. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak da bazen sıkı gülme krizleri yaşanır. Gerçi yaşarken oldukça komik gelen bazı olayları anlatırken nedense o anki komedisi kaçmış olur.

Kahvaltı sofrasındayız, bir yandan sabah haber programını izliyoruz, bir yandan birbirimize laf yetiştiriyoruz. Tv.de engelliler haftası etkinliklerinden bahsediliyor. Myna bir anda gözlerini kocaman kocaman açıp:
“haftan kutlu olsun!” diye çirildiyor 427’ye. 427 hevesle ellerini gösüyle göbeği arasında bağlayıp masum masum:
“Hediyemi isterim.” deyince Myna fıkırdıyor:
“Tamam, beyin alırım sana…” ve boğuşmaya başlıyorlar.



Otobüsteyim. İki liseli biniyor ara duraklardan birinde. Çocuklardan biri iki de bir:
“İhtiyarladık ya…” deyip duruyor. Dayanamıyorum ve gülmem sırıtmaya dönerken:

“Yaaa, çok yaşlanmışsın çoook, emekliliğine üç ay kalmış…” diyorum ve otobüsteki herkesle birlikte liseliler de kahkahalarla gülüyorlar.


Üç kızımdan ikisi olan 427 ve Myna aralarında bıdır bıdır konuşuyorlar, bir ara didişmeye dönüyor konuşmaları. Didişme itişmeye, itişme her zamanki gibi boğuşmaya döndü ve bu kez Myna galip geldi. 427 çömeldiği yerde acıyan dirseğini ovalarken:
“Kız olmasaydın görürdün gününü...


Avm’de İkram beyle dolaşıyoruz. İki genç hanım erkek iç çamaşırı reyonunda birbirlerinin kulağına fısır fısır konuşuyorlar. Bakınırken beni görüp fıtı fıtı yanıma koşturuyorlar ve:

“Afedersin abla, acaba bu iç çamaşırı benim kocama olur mu?
Önce bir duraklıyorum, sonra veriyorum cevabı:
“Ne bileyim yavrum, ben kucaklamıyorum ki adamı… Kucaklayana sor…”

Sitedeki komşularımdan biri elinde koca bir poşetle geliyor ve:
“Atık yağ bidonu nerde İkram Abi?” İkram bey bidonu göstermekle kalmıyor kapağını açıp atık yağ şişesini atmasını bekliyor. Kadın elindeki koca poşetten matruşka bebek gibi habire poşet çıkarıyor. En sonunda elinde kalan atık yağ dolu poşet iki tane faber kastel silgi büyüklüğünde yağ içeren poşet. Bunu görünce farkında olmadan:
“Bu kadar da çok atık yağ… Helâl sana…” diyorum. Komşu yeni bir gezegen keşfetmiş kâşif edasıyla:
“Di mi abla, boşa gitmesin dedimdi…” deyip gidiyor. İkram bey’e soruyorum:
“Sık sık atık yağ getirir mi?”

“İlk defa getirdi. Ben de poşette bayağı bir şey var sandım. Dağ fare bile doğuramadı.”