HATIR SATIR MESELELERİ
Bu aralar evin yolunu unuttum desem yeridir. Düğünler, hasta ziyaretleri, cenazeler, ev mevlitleri alıveriş turları.
İkram bey rutin tahlillerini yaptırıyor ve şekeri üst sınırda çıkınca başlıyor diyete. Ekmek günde bir dilim, pirinç, makarna, tatlı yok, meyve bile sınırlı. Adam 67 kilodan 57 kiloya iniyor. Ben hala aynı kilodayım. İkram beyin İstanbul’da yaşayan yeğeni oğluna sünnet düğünü yapıyor ve gurbetçi görümce ve yeğenler tek tek teşrif ediyor. Sırasıyla tokalaşıp öpüşüyoruz. Biri:
“Ay yenge ne kadar kilo almışsın kız, dayım sana iyi bakmış.” derken diğeri:
“Kız yenge ne güzel kilo vermişsin. Bir dahaki görüşmemize daha da zayıflamış göreyim seni.” İkisine de cevabım:
“Hmm, evet haklısın.”
Görümceler, eltiler , yeğenler koro halinde: “İkram’a niye bakmıyon kııız! Adam erimiş erimiş.” Bende cevap hazır:
“He ya, yan durunca görünmüyor. Evde onun tayınını da ben yiyorum.” Münasebetsizler korosu başlıyor:
“Kız İkram çok zayıflamış, ne bakmıyon adama?”
“Yenge kala kala iki tane dayım kaldı, n’olur iyi bak dayıma!”
“Yenge, amcamın bize söylemediğin bir hastalığı mı var? Nesi var adamın da böyle mum gibi eridi?”
“Calimero yenge, doğru söyle amcama yemek vermiyor musun?”
“Biz genç gelin aldık oğlumuza yaşlılığında iyi baksın diye, gelin oğlumuzdan önce çöktü. Zaten bir erkek çocuk da doğurmadı.” (Konulmuş romatoid artrit, fibromiyalji, sol omuz ve dizlerde kireçlenme, son olarak da gözlerde sarı nokta teşhislerim var.) hepsine toplu cevap veriyorum:
“Ben anamın babamın biricik kızıyım. Kim dedi size gâvur eşeği gibi hırpalayın, asıl siz bana iyi bakın!”
İkram beyin hayatta kalan son teyzesi akciğer kanseri olmuş, kanser beyne metastaz yapmış. Ziyaretine gidiyoruz, el boş gidilmez, bir gün önce Ömer için yaptığım kurabiyelerden birazını paketleyip götürüyorum.
“Kurabiyeyi ne yapayım ben, sarma getirseydin ya bana! Bu da (beni işaret ederek) olmaz olmaz işler, yemekler yapıp yapıp duruyor, İkram da acından kürdana dönmüş!” İkram bey ne kadar açıklamaya çalışsa da dinlemiyor, ben de adamın kolunu çimdikliyorum sussun diye ama teyze bunu da görüyor ve:
“Bak bak, İkramı benle de konuşturmuyor, utanmaza bak! Hele sen erkek de doğurmadın ne yüzle çıkıyon karşıma!” Teyzenin gelini, teyzenin arkasından yalvarıyor sen takılma onun dediklerine diye. Eve dönünce zeytinyağlı yaprak sarma yapıyorum ve ertesi günü tekrar gidiyoruz. Bu sefer de neden etli değil de zeytinyağlı sarma getirdim diye haşlanıyorum. Ziyaretimizden birkaç gün sonra teyze adresini mezarlığa aldırıyor, arkasından altı çocuğundan ikisi ağlıyor bir tek.
Kardeşim evlendi. Yani ev sahibi oldu, yirmi yıllık kiracılıktan sonra nihayet ev sahibi oldu. Mevlit okutacaklarmış, hediyemi ellerimle yaptım. Amigurumi iplerinden güller, papatyalar daha bir sürü çiçek ördüm, uzun, eğri büğrü bir dal üzerine monte edilmiş bir duvar süsü hazırladım. Ama dal biraz uzunca hangi poşete koysam dalın ucu bucağı çıkıyor, diğer süsler görünmüyor. 427 aldı götürdü beni. Evin önünde arabadan indim elimde poşetle, kardeşim kapıda karşıladı.
“Hoş geldin abla. Bu ne?”
“Sopa! Kavga ederken artık kim önce kaparsa!” Eve girdim, içeridekilerle salavatlaştık. Kadının biri dedi ki:
“Siz benim görmeyeceğim bir yere oturur musunuz?” kardeşimin eşi Nur atladı hemen:
“Neden? N’oluyo? Hayırdır?” kadın, mevlidi okuyacak hoca hanımmış. Benim kapı önünde kardeşime söylediklerimi duymuş, Kur’an-ı Kerîm okurken gülersem diye korkmuş, o yüzden bana görünme diyor. Mevlit bitti, komşular dağıldı, kaldık yakın akrabalar yüz yüze. Yıllardır görmediğim halam başladı torununu övmeye. Uzay mühendisliği okumuş, evine çok bağlıymış, çok terbiyeli çok efendiymiş. Sonra döndü bana:
“Senin kızların vardı di mi?” diye sorduğu anda ben mesajı aldım. Saflardan safım Nur evet evet diyerek 427’yi gösterdi.
“Adın ne kızım?”
“427”
“Kaç yaşındasın?”
“27”
“Çalışıyor musun?”
“Evet.”
“Ne iş yapıyorsın?”
“Bir fabrikada makine mühendisiyim.”
“Sevgilin var mı?” sorusuna 427’den önce ben atlıyorum:
“Hala, ben akraba evliliği istemiyorum.”
“Kız beğenirse sana ne?”
“Aşkından ölse akraba evliliği olmaz!”
“Zaten evde kalmış senin kızın, yaşı geçmiş.”
“Yani uzanamadığım ciğer mundar diyorsun ha?” Kardeşim araya girip konuyu değiştiriyor ama diğer halamın kızı bu sefer atağa kalkıyor:
“Senin bir kızın daha yok muydu? Bunun küçüğü olan hani? Benim küçük oğlan sanayide çalışıyor, maaşı da iyi, ayrı ev açacam, eşyasını da düzerim, beş tane de bilerzik yaparım.”
“Abla, akraba olmaz.”
“Niye olmasın, yakın akraba değiller ki. Uzak akraba, uzaktan.”
“Eşimin tarafı bırak akrabayı, aynı sokağı, aynı mahalleden kız almaz, kız vermezler. Akrabalık bağı uzak ya da yakın fark etmez, sonuçta var.” Diye bahane ediyorum.
Yazmak istediğim aslında insanların düğünmüş, hastaymış ya da ne bileyim cenazeymiş umursadığı yok. Kızına-oğluna eş bulmak, boş beleş konuşmak, güya şaka yapıyoruz diye laf sokmak. Bir tanıdığımın dediği gibi: “İtin hatırı yoksa da sahibinin hatırı var.”

0 yorum: