9 Temmuz 2019 Salı

KARMAKARIŞIK


Bahçe işlerini yarıladık. Bu yıl geç gelen yağmurlar yüzünden bayağı aksadı işler. Araya bayram tatilini soktuk. Bayramda herkesler eş dost gezip tozarken ben bahçede ağaç tepelerinde geziyordum. Okullar tatil oldu olacak derken giderayak bitlendik. Evet evet bitlendik. Daha doğrusu ben bitlendim. Küçük kara fıstığım Elif sayesinde yıllardır araya mesafe koyduğumuz bitlerle bir anda içli dışlı oluverdik.  Oynatmaya az kaldı, doktorum nerde demeye ramak kaldı.
Cuma günü Elif’i anasına verdim ama bir garip kaşınıyor başım da, hiç bit diye yorumlamak aklıma gelmedi. Cumartesi günü bahçeden gelip duş aldım, saçımı tararken devasa bir bit düşmez mi önüme…. Feleğim şaştı… inanın nefesim kesildi. Hemen ilaç tarak derken başka çıkmadı, ama kızlar benden huylandılar, onlarda ilaçlandılar ama onlardan bir şey çıkmadı. Pazartesi günü Elifi alınca Myna ilk iş çocuğun kafasını yokladı ve flaş flaş flaş…


“Anası bitlemiş bunu…” işin kötüsü bayrama az kalmış, evde İkram bey dışında kısa saçlı birey yok… ne yapsak ne yapsak derken İkram bey yol gösterdi:
“Kız uyanınca yastığında bit buldum dersin. Yoksa sizden bulaştı der haklı çıkar.”
Elifi teslim ederken:
Öğlen uykusundan uyandığında yastığında kocaman bir bit buldum, haberin olsun.” Dediğimde o kadar yapmacık bir şaşkınlık gösterisi sergiledi ki kadın, elim ayağım titredi sinirden. Bir de:
“Laboratuvara gidiyoruz ya oradan mı bulaştı acaba?” demez mi? He anam he, okul laboratuvarlarında bit üretiyorsunuz zaten…. Yetmezmiş gibi:
“Ben hiç bit görmedim, anlamam, oğlanın kafasına sen baksana.” Deyince Ejderha’m yetişti imdadıma:
“Annemin tansiyonu var o kadar eğilip bakamıyor, fena oluyor.” Derken bir yandan da beni içeri çekip kapıyı kapatıyor. Bir saat sonra bu elinde bit ilacı şişesi:
“Elife ne kadar süreyim bundan?” diye karşıma dikiliverdi.
“Elif daha çok küçük. Ona ilaç sürme düzenli olarak ilacın tarağıyla tara, temizlenir.”
“Ay oğlanı yeni bir berbere götürdüm, acaba ordan mı geçti?” Onu kafasında deli şüphelerle bırakıp gittim. Şeytan azapta gerek, değil mi? Bu kadar da  aşikar rol yapılmaz ki yani.


Ejderha dersaneden gelmiş, yemek yiyor, bir yandan da bana:
“Anne beni sevdiğini söylesene…”
“Seni çoook seviyorum canım… Bir tanemsin…” deyip bir de öpücük yolluyorum ama:
“Kih kih kih, ben de seni seviyorum annemmm….”
“Ay safım benim, yalanlara da hemen inanıyorsun!” Çantasını omuzlarken:
“Daha da durmam burda, Balkız ablalara göç ediyorum ben.” Deyip çıkıp gidiyor, bir saat sonra anahtarıyla kapıyı açıp içeri dalarken:
“Bensizlik çok ağır ceza olur size diye geri döndüm.”
“Şansıma tüküreyim…”

Bahçeye son caneriği ağacını toplamaya giderken kızları da alıyoruz. İş bittiğinde piknik yaparız diyerek yola çıkıyoruz. Her zaman yol üstünde olan diğer bahçede piknik yaptığımız için Myna hepimizle uğraşıyor:
“Bu işte bir bit yeniği var? Sorarım size hep küçük bahçeye giderken neden bu gün büyük bahçe… Bla bla bla…” İkram Bey bir ara:
“Biz üst dalları toplarken siz de erebildiğiniz yere kadar alt dalları toplarsınız.” Deyince Myna:
“Evvet sağyın seyirciler, takke düştü kel göründü, görüyorsunuz ama anlatmaya gerek var, bunlar hep üç harflilerin oyunları. Bedava sirke baldan tatlı, bedava amele yine bedava… bizi piknik diye kandırıp emellerine alet, ağaçlarına amele edecekler. Biz bunu yer miyiz sağyın Türkiye’m (kardeşlerine hitaben) ücretsiz sigortasız çalışmak var mı?” Ejderha:
“Baba, yevmiye verceksen toplarım bak, (Ellerini dansöz gibi sallaya sallaya) bu eller senin bildiğin ellere benzemez.” İkram bey:
“Hatun yemediler numaramızı, hemen anladılar.” Myna:
“Ben karar verdim, bu bahçeyi satalım, benim KYK borcumu ödeyelim. İş de yok, babam da ödemiyor, hapse atacaklar beni:” Sabrı taşan 427:
“Lan bi sus, bi sus! Susabiliyon mu? Bi dene bakalım, belki susmayı becerirsin?”

Bayramda Gebze’ye anneme gidiyorum. Önce Çarşıya, sonra belediye otobüsüyle Gebze’ye aktarmalı gideceğim. Bir otobüs geliyor, ön camın üzerinde kayan yazı ile kocaman Gebze yazısını görünce biniyorum. Kartal’a kadar gidiyormuş. Bayram nedeniyle otobüs bir dolu bir dolu, doluluğunun tarifi zor. Bir durakta daha durunca arka taraftan erkekler başlıyorlar şoföre ağız dolusu sayıp sövmeye.  Bu sırada otobüs bir kasisten geçerken garip bir gıcırtı duyuluyor. Yanımdaki bayana:
“Ahanda otobüs dağılıyor!” deyince kadın zaten kavga çıkacak diye korkmuş, başlıyor yüksek sesle ayetel kürsiyi okumaya.  İneceğim durağa yaklaşınca zile basıyorum ama kapıya ulaşmak ne mümkün? Birkaç kişi iniyor, bir kaçı yanlara doğru esniyor yol verebilmek adına. Çocukların üzerine basmamaya çalışarak ilerlemek için elimden geleni yapıyorum. Benim yaşlarımda bir hanım yelpazesini yüzüme doğru sallayarak:
“Madem Gebze’de incen niye Gebze arabasına binmedin?”
“Bunun da alnında kocaman “Gebze” yazdığı için olabilir mi acaba?”

Gebze dönüşü Ahkâm bey hastaneye kaldırılmış, biz de hemen gidiyoruz. Kafeteryada çay içerken arkamdan bir fırıncı küreği, pardon kocaman ağır bir el omzumu çökertiyor. Ah, uf derken bir de ne görsem beğenirsiniz? Bizim yürek yemiş Cihan! Tastamam Cihan karşımda dişlerini saydırarak sırıtıyor, bir yandan da İkram Beyle tokalaşıyor… İkram bey:
“Kim bu adam tanıyan var mı?” diye gözümün içine içine bakarak soruyor. Adamın kıskançlığı tuttu, eyvahhh.!!!!
“Liseden arkadaş.” Diyorum ve teklifsizce masaya çöken Cihan’ı en acılı öldürme yöntemlerini düşünüyorum ama beyimiz telefonuyla konuşup birini yanımıza çağırıyor. Biraz sonra geleni görünce liseli ergenler gibi zıplamamak için zor tutuyorum kendimi. Gelen bizimle birlikte hastanede staj yapan kızlardan Yetim Döndü… Kız dönmedi, adı Döndü… Kız yetiştirme yurdunda kalan çok tatlı bir arkadaşımızdı, Cihan’a karşı da için için yanıktı, ama ölmek var belli etmek yok düsturuyla açılmaktan hep kaçınırdı. Mezun olduktan sonra Cihan Döndü’ye açılmış, evlenmişler. Dört tane çocukları varmış.
İkram bey Cihan’a ne iş yaptığını soruyor.
“Belediyede cenaze nakil aracı şoförüyüm.” Cevabı beni yerlere yatırıyor. Semazenler gibi dönen, küçük sarı göller oluşturan Cihan’ın Cenaze nakil aracı şöförü olmasına yata yıkıla gülmeyeyim de ne yapayım. Cihan’lı maceralarımı merak edenler Ho… Ho… Ho… ve Ey Ruuuh geldiysen… isimli yazılarıma bakabilirler. Gülmek garanti söylemesi benden :DDD


12 Mayıs 2019 Pazar

DEHŞETİ YAŞAMAK!


Geldim, geldim... Son postumdan sonra birkaç gün uğrayamadım, sanırım bir süre böyle devam edecek. Olsun hiç yoktan iyidir.
Ahkâm bey, hala hastanede. Zaten kırk beş kiloydu, şimdi düşmüş kırka. Hali mecali yok, konuştuğu zaman duyulmuyor sesi, adamın bir çenesi düşmüş sormayın. La bi sus bi sus!!! Hadi bize acımıyorsun, kendi olmayan canına da mı acımıyorsun herif diyecek bir babayiğit çıkmadığı için onun mıy mıy konuşmalarına sabırla katlanmaya çalışıyorlar.
Ahkâm beyin kızı Yamsin, kendi kızını bir okul etkinliğine götürecekmiş, aman yenge, canım yenge diye yalvar yakar beni Ahkâm beye birkaç saatliğine bakmam için çağırdı. İkram bey de sağ olsun yeğenlerini pek sever, mümkünse gönüllerini yapmak ister. Neyse biz gittik, Yamsin kızı Berre’yi alıp çıktı. İkram bey Ahkâm Beyin oğlu Mami’yi arıyor, ses yok; İkram bey arıyor kapı duvar… Akşamüzeri geldi beyimiz, gözler Japon balığı gibi şişmiş, suratta meymenet namına bir şey yok, doğru görümcem Kepçenin yanına gidip söyleniyor: “Bi uyutmadınız yaf..” Bunu duyan İkram Bey açıyor bayramlık ağzını…
“Sen uyu diye taa İzmit’ten kalkıp geldik, hem yengem nasıl baksın benim babama deyip utanacağına bir de bize posta mı koyuyorsun hıyar?!!” Ses seda yok, cırcır böceği efekti alayım buraya…
Doktor günlük ziyaretini yapıyor, Ahkâm beye: “Amca böyle   yiyeceksin. Kasların iyice erimiş bak, kilo alıp güçlenmen lazım yoksa seni buraya demirbaş yazacağız.”
olmaz; et, yumurta yiyeceksin, fındık, ceviz,
“Mıy mıy mıy mıy…”
“Bak kuvvetsizlikten sesin çıkmıyor, seni duyamıyoruz.”
“Tuvalete gidebilsem yeter, bir şey istemiyorum…” diyor simultane tercüman Kepçe hanım.
“He amca he, hayat tuvalette zaten. Az gayretli olacaksın ama sen hemen koyuveriyorsun kendini. Azıcık dik dur, ben bunu yaparım de. Sen kendini bu kadar salarsan doktora değil imama ihtiyacın olur. Hadi bir gayret et, topla kendini, önüne konulanı bitiremesen de elinden geldiğince yemeye gayret et.”
“Mıy mıy mıy…” Tercüman Kepçe Hanım: “Canım almıyor, ağzımda büyüyor lokmalar…” Doktor bakıyor laf anlatamayacak daha fazla dinlemeden çıkıyor, kapıda İkram beye:
“Bu hastayla Allah size kolaylık versin” deyip geçiyor. İki günlük sürünmenin ardından eve geliyorum.
Elif bende. Oynuyor, cilve yapıyor, bir ara ıkınıyor. Ikınması bitince Myna alıp kızı diğer odaya gidiyor bez değiştirmeye. Ben yapayım diyorum, olsun ben yaparım deyip yiğitlik gösteriyor. Birkaç dakika sonra Elif mutlu gülücükleriyle salonun kapısında beliriyor ama Myna ortada yok. Bir kez sesleniyorum, cevap yok, bir daha sesleniyorum. Myna banyodan ellerini yıkayıp çıkmış ama söylenecek çok sözü var:
“Anne? Anası bu küçük zilliye ne yedirmiş yahu? Bezi bir açtım, gözümden yaş bile gelemedi, daha çıkamadan kurdu? (Elif’e hitaben) Kız? Anan sana insan mı yediriyor ne yapıyor? Dehşeti yaşadım vallahi..”
Annesi Elif’i alırken soruyorum:
“Ne yedirdin kız bu çocuğa?”
“Niye? N’oldu ki? (Şöyle bir evin içine doğru kokladıktan sonra) Ay abla ev ne kokuyor?”
“Kızının boklu bezi!!! Ne yedirdiysen çocuğa iki poşete sardım, gene ev koktu, al kızını da çöpü atayım. Bayıldım kokudan. ”
“Ha ha ha ha! Ay akşam mantı yapmıştım. Sarmısaklı sarmısaklı bir yedi ki sorma. Çok sevdi mantıyı.”  Bunları söylerken bir de sırıtıyor ya gırtlağına yapışasım geliyor ama ne çare ses etmiyorum.
Elif uykudan yeni uyanmış, mahmur mahmur kucağımda yatıyor. Myna kızı kucaklayıp salonun ortasında döndürüyor, zıplatıp dans ediyor. Elif solucan gibi kıvranıp yere bıraktırıyor kendisini, Myna’dan kaçarken de Ejderha’ya tosluyor. Myna:
“Küçük ayyaş! Süt sende kafa mı yaptı? Yanında kavun mu vardı, peynir mi?

Ejderha evde kuyruğu yanmış tazı gibi dört dönüp duruyor. Oturmasını söyleyeni de:
“Kilo vercem ben karışmayın!” atarıyla püskürtüyor. Bir ara sandalyenin arkasına tutunmuş zıplıyor.
“Anne bak ne kadar bacak açıyorum!”  derken zıplıyor ve inanılmaz bir kütürtü patlıyor. Ejderha’nın eklemleri kütürder durur zaten, yapısal bir şeymiş doktorlar öyle demişti. Ama yine Myna bizi gülmekten yaracak yorumu ortaya salıyor:
“Bir gün bu çocuk kendi elinde kalacak!”