Eski yazılarımı okumuş olanlar üvey
annemle birçok tatsız tuzsuz deneyim yaşadığımı bilirler. Ocak ayının yirmi
üçü, babamın vefatının sene-i devriyesi olduğu için kardeşim şöfer beni
çağırdı, gel konuşalım, ne yapacağımıza karar verelim diye.
abooov yani. Hani o yılları ben de yaşamasam diyeceğim ki
kahrolsun Calimero!
On dört on beş yaşlarındaydım
sanırım. Almanya'da yaşayan halam tatile gelirken hepimize ufak tefek hediyeler
getirirdi. Üvey anneme de pembe bir başörtüsü getirdi. Ama ne pembe, yıllar
sonra hatırlayınca yine gözlerim de dişlerim de kamaştı bak şimdi. Benim analık
bu başörtüsüne bayıldı. O başörtü evde kafasında, bakkala giderken kafasında,
komşuya oturmaya giderken kafasında, çarşıya giderken kafasında. Velhasılı kelâm
her daim o kafanın üzerinde o başörtü. Komşular takmamasını ima ediyorlar
anlamıyor, babam takma diyor, inat ediyor. Mahallede alay konusu oluyor
kadın.

Kahvaltıda bu konulardan konuşurken bir yandan
da mutfaktaki Myna’ya dondurucudan tavuğu çıkarmasını söylüyorum ve Ejderha
hepimizi dumura uğratan yorumunu ortaya bırakıyor:
El mahkûm, kalkıp gittim. Sohbet
muhabbet derken gerilere, evlenmemden önceki yıllara geldi lâf. Üvey annem bir
dert yanıyor ki
Hadi diyorum, senede bir görüşüyoruz, büyüklük bende
kalsın, susuyorum. Ama bir yere kadar. Bir ara bir lâf ediyor ve benim tepem
Bayburt'a kadar atıyor.
"-Ne? Ne dedin sen?" diye oturduğum
yerden şöyle bir doğruluyorum ve kadın bildiğin yüz seksen derece dönüş
yapıyor.
Benim suratıma bakınca birden
günümüze dönmeye karar veriyor. Ama ben geçmişte kalmaya devam ediyorum. Ben de
az cin değilmişim he...
On dört on beş yaşlarındaydım
sanırım. Almanya'da yaşayan halam tatile gelirken hepimize ufak tefek hediyeler
getirirdi. Üvey anneme de pembe bir başörtüsü getirdi. Ama ne pembe, yıllar
sonra hatırlayınca yine gözlerim de dişlerim de kamaştı bak şimdi. Benim analık
bu başörtüsüne bayıldı. O başörtü evde kafasında, bakkala giderken kafasında,
komşuya oturmaya giderken kafasında, çarşıya giderken kafasında. Velhasılı kelâm
her daim o kafanın üzerinde o başörtü. Komşular takmamasını ima ediyorlar
anlamıyor, babam takma diyor, inat ediyor. Mahallede alay konusu oluyor
kadın.
Okul dönüşü bende flaş çakıyor.
Eve girer girmez başörtüyü alıp inceliyorum:
"-Çok da benziyor ama acaba?"
deyince:
"-Ne? N'oluyor?"
"-Hı? Hi hiç bir şey!"
deyip mutfağa kaçıyorum. Analık huylanıyor ama bana sormak da işine gelmiyor.
Ertesi gün yine aynı olay tekrarlanıyor, ama bu kez:
"-Ayyy! vallahi aynısı!"
Cümlesi sonrası mutfak yolu tutuluyor. Kadın
bırak huylanmayı, tamamen pirelenmiş durumda. Mutfakta beni sorguya çekiyor ve
güya istemeyerek anlatıyorum:
"-Okulun sokağında bir
dilenci kadın var, bu başörtünün aynısını takıyor..."
"-Haa! o muydu be! Bende bir
şey var sandım!" diyor ama dilenciyle aynı şeyi kullanmayı kendisine
yediremiyor ve o nükleer silah etkisine sahip başörtüsü bir anda yok oluyor.
Yine aynı yıllar, benim küçüğüm
olan kardeşim üç dört yaşlarında. Sokakta arkadaşlarından küfretmeyi öğrenmiş.
Bizim salak da pardon üvey annem de çocuk küfrettikçe mest oluyor; kahkahalar,
çocuğu onaylar tarzda kucaklayıp öpmeler falan sürekli. Bir yandan da güya
çocuğu terbiye ediyor:
"-Oğlum bak küfretme, Allah
taş atar!" diye söylüyor ama onaylayan davranışlar yüzünden çocuk taş atma
olayına hiç mi hiç aldırış etmiyor. Köye, babaannemi ziyarete gitmişiz,
çocuk evin önünde oynuyor, ben de bir iki metre ötede fındık ayıklıyorum.
Artık ne olduysa oğlan bastı kalayı, ama ne ana bıraktı ne ebe. Elimdeki fındığı
o anki öfkeyle fırlattım... Dunks! Çocuğun kafasında seken fındık arkasında bir
yerlere düştü, ama aynı anda elindeki taşlardan birini düşüren bıcırık taşın
elinden düştüğünü fark etmeyerek kafasından düştüğünü zannetti... Koşa
koşa eve giren zavallı kardeşim yatağın altına girdi ve yaklaşık üç saat
boyunca da çıkmadı. Küfretmeyi de bıraktı.
Önce günümüze sonra da evime dönüyorum. Kahvaltı
yapıyoruz. Kızlar benimle uğraşacaklar ya, elimi neye atsam:
Myna: “He tabi biricik kızın geldi ya; her bir
şeycikleri ona yap sen!”
Ejderha: “O gideceeekkkk, sen yine bizim
elimize kalacaksııınnnn!”
Ben: “Anne terliğini özlemişsiniz siiiizzzz!”
427: “Çatlamayın lan eziklerrrr! Ben kaç gündür
annemsiz kahvaltı ediyorum, gözümde tüttü!”
Myna: “He he ondan… Özlediğin için kilo alıp
geldin di mi?”
427: “Orasını karıştırma!”
Ejderhanın meslek seçimiyle ilgili konuşuyoruz.
Bu arada Ejderha kriminolog olmak istiyormuş. Herkesin ortak düşüncesi “höynk”.
Bu notlarla biraz zor dediğimizde atarlana atarlana evde yeni bir isim daha
ediniyor küçüğüm Ejderha’m: Atar tutmaz!

Kahvaltıda bu konulardan konuşurken bir yandan
da mutfaktaki Myna’ya dondurucudan tavuğu çıkarmasını söylüyorum ve Ejderha
hepimizi dumura uğratan yorumunu ortaya bırakıyor:
“Laağğnnn! Derin dondurucu da bir çeşit morg
ya!”
“Ne diyorsun kızım sen?”
“Öfff yaaa! Ne kadar ölü hayvan varsa
doldurmuşsunuz morga: tavuk, balık, dana, hindi! Daha yok muydu?”
“Yakında bir de Ejderha yatacak o morgda. O
zaman mutlu olur musun?”
İkram beyle Myna alışverişten gelmişler, Myna
lavaboda, İkram bey gidip gelip kapıyı tıklatıyor ve:
“Hadi be, çıkmıycan mı?” diye kızı taciz edip
duruyor. Sabrı taşan Myna, içeriden ciyaklıyor:
“Çıkmıycaaammm! Burada sabahlıycaaammm!”
“Nemkööörrrleerrrr!”
Taciz faslını bitirmişler, İkram Bey, ha bire
tavuğu dolaba kaldırdınız mı diye soruyor, Myna ve ben sırayla cevaplıyoruz.
Myna zaten taciz olayından dolayı kızgın babasına, yine ciyaklama tonuna
ayarlanmış sesiyle:
“Gezen tavuk olsun diye saldık meydana! Akşama
gelirse koyarız dolaba!”







