8 Eylül 2026 Salı

                                                  


                                             HATIR SATIR MESELELERİ

Bu aralar evin yolunu unuttum desem yeridir. Düğünler, hasta ziyaretleri, cenazeler, ev mevlitleri alıveriş turları.

İkram bey rutin tahlillerini yaptırıyor ve şekeri üst sınırda çıkınca başlıyor diyete. Ekmek günde bir dilim, pirinç, makarna, tatlı yok, meyve bile sınırlı. Adam 67 kilodan 57 kiloya iniyor. Ben hala aynı kilodayım.  İkram beyin İstanbul’da yaşayan yeğeni oğluna sünnet düğünü yapıyor ve gurbetçi görümce ve yeğenler tek tek teşrif ediyor. Sırasıyla tokalaşıp öpüşüyoruz. Biri:

“Ay yenge ne kadar kilo almışsın kız, dayım sana iyi bakmış.” derken diğeri:

“Kız yenge ne güzel kilo vermişsin. Bir dahaki görüşmemize daha da zayıflamış göreyim seni.” İkisine de cevabım:

“Hmm, evet haklısın.”

Görümceler, eltiler , yeğenler koro halinde: “İkram’a niye bakmıyon kııız! Adam erimiş erimiş.” Bende cevap hazır:

“He ya, yan durunca görünmüyor. Evde onun tayınını da ben yiyorum.” Münasebetsizler korosu başlıyor:

“Kız İkram çok zayıflamış, ne bakmıyon adama?”

“Yenge kala kala iki tane dayım kaldı, n’olur iyi bak dayıma!”

“Yenge, amcamın bize söylemediğin bir hastalığı mı var? Nesi var adamın da böyle mum gibi eridi?”

“Calimero yenge, doğru söyle amcama yemek vermiyor musun?”

“Biz genç gelin aldık oğlumuza yaşlılığında iyi baksın diye, gelin oğlumuzdan önce çöktü. Zaten bir erkek çocuk da doğurmadı.” (Konulmuş romatoid artrit, fibromiyalji, sol omuz ve dizlerde kireçlenme, son olarak da gözlerde sarı nokta teşhislerim var.) hepsine toplu cevap veriyorum:

“Ben anamın babamın biricik kızıyım. Kim dedi size gâvur eşeği gibi hırpalayın, asıl siz bana iyi bakın!”

İkram beyin hayatta kalan son teyzesi akciğer kanseri olmuş, kanser beyne metastaz yapmış. Ziyaretine gidiyoruz, el boş gidilmez, bir gün önce Ömer için yaptığım kurabiyelerden birazını paketleyip götürüyorum.

“Kurabiyeyi ne yapayım ben, sarma getirseydin ya bana! Bu da (beni işaret ederek) olmaz olmaz işler, yemekler yapıp yapıp duruyor, İkram da acından kürdana dönmüş!” İkram bey ne kadar açıklamaya çalışsa da dinlemiyor, ben de adamın kolunu çimdikliyorum sussun diye ama teyze bunu da görüyor ve:

“Bak bak, İkramı benle de konuşturmuyor, utanmaza bak! Hele sen erkek de doğurmadın ne yüzle çıkıyon karşıma!” Teyzenin gelini, teyzenin arkasından yalvarıyor sen takılma onun dediklerine diye. Eve dönünce zeytinyağlı yaprak sarma yapıyorum ve ertesi günü tekrar gidiyoruz. Bu sefer de neden etli değil de zeytinyağlı sarma getirdim diye haşlanıyorum. Ziyaretimizden birkaç gün sonra teyze adresini mezarlığa aldırıyor, arkasından altı çocuğundan ikisi ağlıyor bir tek.

Kardeşim evlendi. Yani ev sahibi oldu, yirmi yıllık kiracılıktan sonra nihayet ev sahibi oldu. Mevlit okutacaklarmış, hediyemi ellerimle yaptım. Amigurumi iplerinden güller, papatyalar daha bir sürü çiçek ördüm, uzun, eğri büğrü bir dal üzerine monte edilmiş bir duvar süsü hazırladım. Ama dal biraz uzunca hangi poşete koysam dalın ucu bucağı çıkıyor, diğer süsler görünmüyor. 427 aldı götürdü beni. Evin önünde arabadan indim elimde poşetle, kardeşim kapıda karşıladı.

“Hoş geldin abla. Bu ne?”

“Sopa! Kavga ederken artık  kim önce kaparsa!” Eve girdim, içeridekilerle salavatlaştık. Kadının biri dedi ki:

“Siz benim görmeyeceğim bir yere oturur musunuz?” kardeşimin eşi Nur atladı hemen:

“Neden? N’oluyo? Hayırdır?” kadın, mevlidi okuyacak hoca hanımmış. Benim kapı önünde kardeşime söylediklerimi duymuş, Kur’an-ı  Kerîm okurken gülersem diye korkmuş, o yüzden bana görünme diyor. Mevlit bitti, komşular dağıldı, kaldık yakın akrabalar yüz yüze. Yıllardır görmediğim halam başladı torununu övmeye. Uzay mühendisliği okumuş, evine çok bağlıymış, çok terbiyeli çok efendiymiş. Sonra döndü bana:

“Senin kızların vardı di mi?” diye sorduğu anda ben mesajı aldım. Saflardan safım Nur evet evet diyerek 427’yi gösterdi.

“Adın ne kızım?”

“427”

“Kaç yaşındasın?”

“27”

“Çalışıyor musun?”

“Evet.”

“Ne iş yapıyorsın?”

“Bir fabrikada makine mühendisiyim.”

“Sevgilin var mı?” sorusuna 427’den önce ben atlıyorum:

“Hala, ben akraba evliliği istemiyorum.”

“Kız beğenirse sana ne?”

“Aşkından ölse akraba evliliği olmaz!”

“Zaten evde kalmış senin kızın, yaşı geçmiş.”

“Yani uzanamadığım ciğer mundar diyorsun ha?” Kardeşim araya girip konuyu değiştiriyor ama diğer halamın kızı bu sefer atağa kalkıyor:

“Senin bir kızın daha yok muydu? Bunun küçüğü olan hani? Benim küçük oğlan sanayide çalışıyor, maaşı da iyi, ayrı ev açacam, eşyasını da düzerim, beş tane de bilerzik yaparım.”

“Abla, akraba olmaz.”

“Niye olmasın, yakın akraba değiller ki. Uzak akraba, uzaktan.” 

“Eşimin tarafı bırak akrabayı, aynı sokağı, aynı mahalleden kız almaz, kız vermezler. Akrabalık bağı uzak ya da yakın fark etmez, sonuçta var.” Diye bahane ediyorum.

Yazmak istediğim aslında insanların düğünmüş, hastaymış ya da ne bileyim cenazeymiş umursadığı yok. Kızına-oğluna eş bulmak, boş beleş konuşmak, güya şaka yapıyoruz diye laf sokmak. Bir tanıdığımın dediği gibi: “İtin hatırı yoksa da sahibinin hatırı var.”

 

                                               













                                         




7 Ağustos 2026 Cuma


 

 


         BİR TATLI HUZUR….

 

Efendim, malumunuz ben Kocaeli Kartepe’de yaşıyorum. E pek tabiidir ki buralarda gezecek, görecek çok yer var. Ama ben size “Ormanya”dan bahsetmek istiyorum.

İki binli yıllarda Eşme ile Uzuntarla beldeleri arasında bir hayvanat bahçesi kurulacağı söylentileri vardı. İşte efendim hayvanlar kafeslerde kısıtlanmayacak, doğal alanda gezeceklermiş, geyik ceylandan aslan kaplana kadar her hayvan ormanda rahatça dolaşacakmış mış mış da miş miş…

İki bin on birde açıldığında gerçekler gün yüzüne çıktı. Yırtıcı hayvanların olmadığı, yürüyüş parkurları, minik gölleri, dinlenme alanları, açık hava kütüphaneleri ve daha birçok alanıyla çok güzel bir doğal yaşam parkımız oldu.

Gitmek isteyenler için kendi aracıyla gidenler İzmit’ten Sakarya’ya doğru E5 karayolunu takip etmeniz yeterli. Cengiz Topel Havaalanını geçtikten sonra solda kalıyor. Otobüsle gideyim diyenler ise 287 nolu halk otobüsü ile rahatça gidebilirler.

187 hektar alana yayılan Ormanya, içerisinde 15 ayrı alana ayrılmış. O kadar büyük ki bir günde gezenler yorgunluktan evinin yolunu unutabilir.. Pazartesi günleri kapalı olan Ormanya’nın olumsuz durumlara tedbir olarak reviri, minik çay kahve satan kulübeleri ve benim gözdem girişte solda, çıkarken sağda kalan marketi var. Market dediysek öyle zincir market falan değil Kocaeli belediyesi bünyesinde üretilen aromatik bitkilerin yağları, kolonyaları, el işi hatıra eşyaları falan var bu markette.

Yolunuza devam ettiğinizde yanınızda getirdiğiniz yemekleri yiyebileceğiniz mesire alanı hemen önünüze çıkıyor, ama dikkatli olmanızda fayda var. Çünkü arsız bir minik tüylü dost yemeğinize ortak çıkabilir. Birebir şahit olduğum üzere, arkamızdaki masada oturanlar yemeklerini bırakıp biraz eğlenmek için park kısmına geçtiklerinde sincap efendi hiç utanıp sıkılmadan gelip çantaları poşetleri eşelemeye başladı. Sahiplerine söylediğimde bir de ailenin babasının elinden çerez otlandı.

Ormanköy ya da diğer adıyla Hobbit evleri Gamonya:Hayaller ülkesi filmine set olmuş. Böcek Oteli, Orman Kütüphanesi ve açık alan okuma salonları, Çeşitli uzunlukta Beş Doğa Parkuru ve daha birçok alanı var. Ama benim favorim Yaban Hayat Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi.

  



Kasırga ve Kurabiye adamı :)

İkram Beyin beni "Battık la Hatun!" feryatlarıyla çıkardığı market :)) 


Hala enerjisini atamayan varsa buyursun parka.




İsteyene bisikletler kentkart uygulamasıyla.




































24 Temmuz 2026 Cuma









ÖMRÜME DOĞAN GÜNEŞİM







     Ömerlendim. Myna beni Ömer’ledi. İki bin yirmi birde evlenen Myna, iki bin yirmi dört kasımında Ömer’ledi bizi. Tam da öğretmenler gününde. Kendisi de felsefe bölümünü okuduktan sonra hem felsefe hem de özel eğitim öğretmenliği için formasyon alıp atanamayan öğretmenler ordusunun bir neferi olmuştu zaten. İşte madem atanamıyorum Ömer’leneyim bari deyip kendisiyle birlikte normal doğumla bizi de Ömerledi. 
       Hastanede geçirilen gecenin sabahında çocuğun bezini değiştirip anasının koynuna veriyorum emsin diye. Yarım saat sonra çocuk doktoru geliyor rutin muayene içi. Kalça çıkığı kontrolü için bezi açıyor doktor ama dudaklarını büzüyor. Myna atmaca gibi gözetliyor, ben mobese gibi. Doktor muayeneyi bitirip çıkarken: “Çocuğun sağlığı gayet iyi. Ama bezi poposuna yapışmış!” “Höyyhn! Neyğh!” diye yerimden bir fırlamışım, Myna’nın kahkahası ve ardından ağrısından dolayı hönkürmesiyle kendime geldim. İkram bey, damat Mammi ve Mayna kahkahalarla gülerlerken ben oğlanın başına koşuyorum daha yarım saat önce temizlenen o popoya bez nasıl yapışabilir diye bakmaya. Söylene nazlaya bezi değiştiriyoruz. 
      Uyuturken Ömer Efendi yarım bir gülümseme veriyor bana ve: “Oğlum anneannen zaten sana aşık, o çapkın gülüşü kızlara sakla!” diyor Myna. Myna babasına diyor ki: “Size geldiğimde çocuğu oturtmaya mama sandalyesi lazım.” Yakındaki avm sağ olsun, ertesi gün sandalye İkram beyin kucağında geliyor. Myna çocuk için ne dese ertesi günü alınmış oluyor. 
    427 her maaşını aldığında hiç almasa dört beş kitap, bir iki oyuncak alıyor. Myna’nın evinde şu anda olan oyuncak dağı değme anaokulu ya da kreşte var mıdır bilemiyorum. Doğduğundan itibaren ne anlar demeden her gün düzenli kitap okuyoruz, uyku öncesi kitap okuma ritüelimiz var. Şu anda iki buçuk yaşını geçti okunacak kitabı kendisi seçiyor.
     Çocuğu doğduğundan beri “ömrüme doğan güneşim” diye tanımlıyorum ve “güneşim” diye çağırıyorum. Myna soruyor: “Oğlum, sen babanın nesisin?” Kesik kesik ama muntazam bir şekilde: “Koca dana!” diye bağırıken gözleri parlıyor. Koca dana çünkü yaşına göre boyu uzun. Myna yine soruyor: “Ömer, sen anneannenin nesisin?” Çocuk gözüme bakıyor, tavşan gülüşünü sergilerken boynuma atılıp: “Güneşiiii!” diye bağırıyor. 
     Sıvı elektrik gibi hareketli, peşinden koşarken perişan oluyoruz ama gelişini dört gözle bekliyoruz. Ömer gittikten sonra etrafa dağılan oyuncakları toplarken Myna unuttuğu bir şeyi göndermem için beni arıyor ve soruyor ne yapıyorsun diye: 
    “Senin kasırgan geçti evimden, sence ne yapıyorumdur?” 
    “Hahaha, istesen gelmeyelim bir daha.” 
    “Babaanneni çok özledin her halde.” 
    “Ne alaka?” 
    “Gebertirim seni, çabucak buluşursun babaannenle. Gelmeyecekmiş, dene bakayım!” 
    "E kasırga diyorsun, yoruldum diyorsun.” 
    “Hem ağlarım hem severim, sen bakma bana. Kapıdan çıktıktan iki dakika sonra özlüyorum zaten.”

4 Temmuz 2026 Cumartesi

 

     DARLANDIM!!!





Daha önceki postlarımda histerektomi ameliyatı olduğumu yazmıştım zaten. İkram beyin ablalarıyla olan gereksiz tartışmaları da paylaşmıştım. İşte şimdi de annemle olan imtihanımı anlatıyorum. Toplaşın bakalım “bu da dert mi “ diyeceksiniz yoksa “ne dertler varmış yav” mı diyeceksiniz görelim.

 Ameliyat öncesi kardeşim Tenbelağa’yı arayıp durumu anlatıyorum ve:

“Anneme ameliyattan sonra söyle. Üzülür, şekeri tansiyonu yükselir falan. Aklım onda kalmasın.” diyorum da kime diyorum. İki dakika sonra Tenbelağa beni arıyor:

“Calimeroooo, kızım n’oldu sana yaaaa! Niye ameliyat oluyon?” Anlatıyorum, bir daha anlatıyorum. Tekrar anlatıyorum, nihayet anlıyor. Ve başlıyor:

“Hastanede sana ben bakıcam!!!” İmdat. Çok imdat. Lütfen imdat!

Annem altmış dokuz yaşında, belinde altı fıtık, kanal daralması, kireçlenme; şekeri ve tansiyonu var ve ne zaman konuşsak ağrılarından yakınıyor. 427 son noktayı koyuyor:

“Saçmalamayın, kendi bakıma muhtaç kadın sana nasıl bakacak! Ben işten izin aldım zaten…”

Taburcu olduktan iki gün sonra annemi arayıp ameliyat olduğumu, iyileşmeye bile başladığımı söylüyorum. Bir alay fırça, azar sonrası nasıl olduğumu soruyor ama cevabımı dinlemeye çok da niyeti olmadığını daha lafa başlarken lafımı bölmesinden anlıyorum. Çok ağrım var mıymış, neden ağrım varmış, neden geçmiyormuş ağrım.

Doktorum ameliyat öncesi:

“İlk altı ay çok ağrın olacak, sonraki on sekiz ayda ağrıların hafifleyerek bitecek. Buna kendini hazırla.” diye uyarmıştı. Anneme anlatıyorum, he tamam diyor sonra da “neden” diye başlayan sorularına devam ediyor. Ve sinirlerimi hoplatan konuşma vuku buluyor:

“Senin ağrıların niye geçmiyor ben biliyorum. Senin içinde makas unuttular.”

“Hayır anne, makas falan unutmadılar, taburcu olmadan önce kontrol filmi çektiler, hiçbir şey çıkmadı. (Aslında çekilmedi ama annemi rahatlatmak için küçük, pembe ya da beyaz bir yalancık söyledim hihihi.)

“O zaman gazlı bez unuttular!”

“Hiçbir şey unutmadılar anne!” diye cevap verirken gayri ihtiyari sesim yükseliyor ve annem başlıyor kırk yıllık şiirine:

“Hemen de baarıyon sen de. Zaten hiç beni de sevmedin sen. Hep başkalarını bana karşı tuttun!” annemin bu sözlerinden tekrar hatırlıyorum ki şartsız kuralsız anneme “evet anne, sen haklısın anne” demediğim her seferinde önüne gelen herkese “bu kız da hiç beni sevmiyor, bana karşı dolduruyorlar kızı, bla bla bla” sayıp söylüyordu. Şimdi de durum değişmiyor. Söyleyip söyleyip anlatamayıp bir de sevmemekle suçlanmak da pek fazla rastlanan bir durum olmasa gerek. Ağrımı sızımı anneme söylememeyi seçiyorum ben de.

19 Haziran 2026 Cuma

 

                                   BANA BİR AKIL VERİN


İmdat. Çok imdat. Lütfen imdat! Çok fena dağılmış durumdayım.

Sorun ne mi? ANNEM! Gerçekten…

Ben doğduktan sonra bir rivayete göre altı aylıkken, aynı kişiye (anneme) ait başka bir rivayete göre de bir yaşımdayken anne-babam ayrılmış, daha doğrusu zorla ayırılmışlar. Beni dört yaşıma kadar babaannem büyütmüş. Dört yaşımdayken on altısına yeni girmiş olan üvey annemle evlenen babamın yanına gitmişim.

Hatırladığım en eski anılarımda annem hep ağlayıp sızlanan, çevresindeki, tanıdığım herkese beddua eden, hakaret eden, küfreden bir kadın. Dedem desem, “beni şöyle dövdü, böyle astı, öyle kesti”. Dayım desem benzer cümleler. Sadece dedem dayım değil, teyzelerim, halalarım, üvey annemin ana babası, babamın ana babası ve en çok da babam… Öyle şeyler anlatıyor, öyle beddualar, öyle hakaret küfürler ki bırak anlatmayı, hatırlamak bile istemiyorum. Kendi ana babası, kardeşleri için beni nasıl istemediklerini, annemin ben bebekken alıp getirdiğinde nasıl yağmur altında bahçedeki telefon direğinin altına bıraktıklarını, ağlayıp feryat eden annemi nasıl acımasızca dövdüklerini ve daha benzer olaylar anlatıyor.

Beni annemin yanında görüp de ne zaman gideceğimi soran komşulara:

“Ben bu kızın hasretiyle yandım yandım yandım kül oldum yetti artık. Göndermiycem artık. Ben bakarım kızıma.” Dediğinde korkudan nefesim kesilip kusacak gibi olduğumu kimse bilmiyor. Ama gitme zamanı gelip de beni çağırdıklarında annemin hiç o sözleri söylememiş gibi:

“Hı? Ha, gidiyon mu? Babana söyle bu kadar ara vermesin. Ben seni çok özlüyom, sen beni özlemiyon mu? Hadi güle güle.” Ya da:

“Babanla konuş, ben annemi istiyom de. Ben bakarım sana. İstediğin gibi kıyafetler alırım, istediğin gibi gezdiririm seni. Ben anneme gidecem de babana.” diyerek yollardı beni. Beni yanına almak için hiçbir girişimde bulunmazdı. Sağda solda da “çocuk beni sevmiyor, benden soğutuyorlar, bana karşı dolduruyorlar” dermiş. Halalarım, babaannem, üvey annem ha bire beni karşılarına oturtup annemi sevmemi, annemin benim için ne kadar ağladığını söyleyip beni azarlarlardı.

İşin aslı ise annemin ağzına gelen bedduayı, küfrü ederken benim korkudan sessiz kalmamdan çıkardığı sonuçtu onu sevmemem. Doğrusu annemin yanında hiç huzurlu, mutlu ya da güvende hissetmezdim. Sürekli anlattığı şeylerle korkar, diğer akrabalarımın yanında her an bana saldıracaklar diye, yüreğim ağzımda soğuk terler dökerdim. Bu halime de “kız bizi istemiyor, bizden soğutuyorlar kızı” diye kendince açıklama getirirdi annem.

Annemin yanında geceler desen ayrı kâbus. Kendi uykusu gelene kadar babamla nasıl kaçmışlar, nasıl ayrılmışlar, nasıl dövmüşler…. Sürekli başa dönüp dönüp anlatıyor. Küçüğüm, uykum geliyor, azarlayarak, sarsarak uyandırıyor “bil bunları, unutma bunları” diye tembihleyip duruyor.

Biraz büyüyüp de aklım ermeye başladığında anlattıklarındaki tutarsızlıkları fark edip “o olay şöyle değil miydi ?” diye sorunca beni kendisini iyi dinlemediğim için iyi bir azarlayıp farklı bir versiyonuyla devam ediyordu. Anlattığı olaylarda her seferinde ya mekân, ya zaman ya da kişiler değişiyordu.

En basiti, ben ne zaman doğdum sorusuna farklı cevaplar veriyordu. Ben doğduğumda babam askerdeymiş, kimse de doğum tarihimi bir yere not etmemiş.

“Sen doğduğunda mısır çapası yapılıyordu.”

“Sen doğduğunda yattığım yerde kestane yedim.”

“Sen doğduğunda kadir gecesiydi, adın Kadriye olacaktı, ben Calimero koydum.” Diye birbirine zıt zamanları söylerdi meselâ.

Tüm bunları neden mi anlatıyorum. Anlatacaklarımı daha iyi anlamanız için.

Annem benden dört ay sonra bel fıtığı ameliyatı olacakmış. Dedim ben bakarım, bakıcı aramayın. Daha önce de ameliyat olduğunda eşim hastanede yattığı için gidememiştim. Bu sefer ben gidip bakayım, hayır duasını alayım dedim. Demez olaydım.

Baştan fark etmemiştim ama sonra yüzünde yakaladığım bir ifadeden sonra dikkat ettim, annem sürekli kavga edelim diye kışkırtmaya çalışıyor. Gerçekten. Yaptıklarını uzun uzun anlatmayacağım ama baktı ki olmuyor:

“Sana da bir yemek yedirtmedim.” diye özellikle ağzıma laf veriyor ki kavga çıksın. Ben de “Olsun anne, zaten ben sana bakmaya geldim.” dediğimde yüzüne bakmıyor olsaydım belki yine de fark etmezdim. Of yine olmadı, başka bir şey yapmalı ifadesinden sonra dikkat ettim, sürekli kışkırtmaya çalışıyor. Pabuç bırakmadım zaten. Anneme on gün baktıktan sonra kendi tedavim için eve döndükten on gün sonra beni arayıp:  

“Sen benden ne için imza aldın?” demez mi? Hiçbir şekilde imza almadığımı, kendisinin okuma yazması olmadığı için imzasının geçerli olamayacağını yeminlerle söylesem de inatla “Hayır, sen benden imza aldın!” diye tutturdu. Ne dediysem inanmıyor. Benden sonra anneme bakmaya gelen teyzem de çanak tutuyor, ben sorsaydım keşke, kırmadan sorardım diye. Ne dedimse, ne yemin ettimse inandıramadım.

Kardeşim Tenbelağa’yı arayıp durumu anlattım, boş ver, takma kafaya mealinde konuşup beni rahatlatmaya çalıştı ama nafile.

İki ay sonra Tenbelağa’nın nikâhına gittim. Beni gören komşu ters ters bakıyor, görmezden geliyor. Bir tanesi: “Yazıklar olsun Calimero! Biz annene ne güzel kızın geldi baktı sana, kimselere bırakmadı diyoruz, annen demez mi geldi de bana mı baktı, hiç bakmadı, ağlattı ağlattı gitti. Sen nasıl bir insansın böyle? Bu kadın senin için bu kadar çile çekmiş, senin yaptığına bak!”

Şimdi söyleyin bakalım ben ne yapayım? Anam sonuçta atılmıyor, satılmıyor. Dünyam tersine döndü. Daha çocuk yaşta kendisinden bir şey beklememeyi öğrenmişim, hayatımda da kendisi bir şey verirse o da çok pahalı bir şey değilse aldım, pahalı bir şeyse bir bahane bulup, ya da unutmuş gibi yapıp almadım.

İşte böyle. Tavsiyelerinizi, yorumlarınızı bekliyorum, zira ben işin içinden çıkamıyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 









10 Haziran 2026 Çarşamba




Görümcelere verebileceğim tek torun:) 







                                                            KİM HAKLI?
    
        Bundan üç yıl önce ben histerektomi ameliyatı olacağım. Eşim gıcığım İkram beye dedim ki:

     “Kimseye bir şey söyleme, ben ayaklandıktan sonra söyleriz. İnsanları boşuna tedirgin etmeyelim.” İşin aslı ise ben 45 yaşımdayken bile görümcelerim aklı sıra beni kafakola alıp çocuk yaptırtacaklar:

     “Ay Calimero, yap işte daha yaşın da genç sayılır, belki oğlun olur. Sülalemizin soyu yürüsün.” Diğeri  daha da ileri gidiyor:

     “Sakarya’da bir doktor varmış, isteyene kız isteyene erkek çocuk yaptırıyormuş. Adını öğrendim ben sana.” Bunu derken de kargacık burgacık yarı silinmiş bir kağıt veriyor elime.

     “Abla ben tansiyon hastasıyım. Şimdi bir de romatizma çıktı başıma. Bir dünya ilaç kullanıyorum. İkram bey desen kimi karaciğer kimi akciğer tekliyor, o da bir çuval ilaç kullanıyor. Bizim yapacağımız çocuk hastalıklı sakat olur.”

     “Bişşşe olmaz. Sapasağlam olur, yap da bak….” Diğer görümce el yükseltiyor:

    “Bir oğlan doğur, sana Trabzon hasırı bilezik alacam kız…” aslında aklım da bunlara carlamak çelinmiyor değil hani… Şunları itin tersine sokup çıkarmak için ciddi ihtiyaç içindeyim de bunun bir de sonrası var, ben de son noktayı koyuyorum.

    “Abla yakında Myna’yı evlendiriyoruz. Torun sevecek yaşta çocuk yapamam, kusura bakmayın!” deyip konuyu değiştiriyorum. 


     Gel zaman git zaman ameliyat olmam gerekiyor ama biliyorum ki bizim görümce korosu zırvalayacak, o yüzden kimseye söyleme diyorum ama ağzı han kapısı gibi ardına kadar açık İkram bey ilk iş ablalarına haber verdi. Korktuğumun aksine hiç biri ne aradı ne sordu. Ameliyattan 40-45 gün sonra küçük görümce arıyor:

   “Calimero, ameliyat olacaktın ya, n’aptın, oldun mu?”

    “Oldum abla, iyileştim bile.”

   “Keşke olmasaydın kız. Bizim burada Kara Memed’in Osman’ın küçük gelinine de senin gibi ameliyat demişler. O yaşım başım demedi yaptı bir çocuk, sonra doktor da şaşırmış, ne yaptın da temizlendi bu kistler demiş. Boşuna kestirdin kendini.”

    Şimdi mantık yürütürsek madem böyle bir tedavi şekli var, doktorlar neden “seni boşuna kesmeyelim, yap çocuğu iyileş demezler miydi?” cümlesi kafamda dönüyor ama hadi kalp kırmayayım diye susuyorum. Ama görümce hanım devam etmekte de kalp kırmakta da sakınca görmüyor:

   “Salak, boşuna doğrattın karnını. Bizim bir bildiğimiz var da sana söylüyoruz, ama ille kendi bildiğini okuyacaksın dimi?” deyince artık sabır taşı da çatlıyor ve ağzımdan:

    “Ay ablaaaa, çok özür dilerim senin kulaktan dolma bilgilerine güveneceğime gidip de senelerini tıbba vermiş doçent olmuş doktorun sözünü inlediğim için!” kelimeleri şelale gibi dökülüyor. Siz söyleyin a dostlar kim haklı?